Zihni Göktay’ın ‘Ankara’sı

“Sinema iyi yolda. Ama Kurtlar Vadisi gibi filmlerde de var. Adanalı dizisi de öyle. Ben hayatımda mantar tabancası dahi kullanmadım, aç da kalsam şiddet içeren bu tür dizi ve filmlerde oynamam.

Tarih : 2010-03-31

Zihni Göktay’ın ‘Ankara’sı

Macera 1984 Kasımında başladı. Şehir Tiyatroları’nın Genel Sanat Yönetmeni Gencay Gürün’ün projesiydi. Projeyi Haldun Dormen’le paylaştılar. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Bedrettin Dalan lojistik destek verdi. Şehir Tiyatrosu’nun orkestrası yoktu, bir kadrolu orkestra kuruldu. Oyuna Cemal Reşit Rey Bey süpervizör oldu. 3,5 aylık bir prova döneminden sonra Haldun Dormen’in sihirli yönetimiyle Lüküs Hayat başladı. Ve hiç bitmedi. Ankara Life dergisi Aralık sayısında hiç seyretmeseler bile büyük çoğunluğun bildiği ‘Lüküs Hayat’ oyunun unutulmaz oyuncusu Zihni Göktay’ı sayfalarına taşıyor...

Lüküs Hayat nasıl başladı?
1984 Kasımında başladı. Şehir Tiyatroları’nın Genel Sanat Yönetmeni sevgili Gencay Gürün’ün projesiydi. Projeyi Haldun Dormen’le paylaştılar. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Bedrettin Dalan lojistik destek verdi. Şehir Tiyatrosu’nun orkestrası yoktu, bir kadrolu orkestra kuruldu. Oyuna Cemal Reşit Rey Bey süpervizör oldu. 3-3,5 aylık bir prova döneminden sonra Haldun Dormen’in sihirli yönetimiyle Lüküs Hayat başladı. O başlayış devam edip gidiyor. 38 yaşında başladım, 63 yaşında devam ediyorum. Hep Rıza’yı oynadım. Benim oynadığım yıllar içinde tam 84 kişi değişti. Oyun kadrosu 22 kişi ama gelip geçenler 84 kişi. Bu arada ölenler var, emekli olanlar var. Lüküs Hayat’tan ayrılıp başka oyunda oynayanlar var.

Türk Klasiği: Lüküs Hayat

Lüküs Hayat’ın Türk tiyatrosundaki yeri nedir sizce?
Lüküs Hayat bir Türk klasiğidir. Operetler devri 1932’de başladı. Muhsin Ertuğrul ve arkadaşları Vasfi Rıza Zobu, Hazım Körmükçü, Behzat Butak gibi usta sanatçılar bir operet devrini başlattılar. O zamanların valisi ve belediye reisi Muhittin Üstündağ Muhsin Ertuğrul’a “Sanki biraz daha sabun köpüğü, şampanya kabarcığı gibi oyunlar da gerekiyor mu acaba?” diye soruyor. Muhsin Bey de bu tür müzikli oyunlara iyi gözle bakmıyor. Fakat ne yapsın belediye meclis üyeleri de bütçeyi tayin ettikleri için Muhsin Bey kırmak istemiyor. Bunun üzerine Fransa’da bir revü varmış. Müziği bol sözü az olan. Bir de malum Dolce Vita varmış ikisinden esinlenmişler, bizim de elimizde bu kadro var, Hazım Körmükçü, Bedia Hanım, Vasfi Bey, Refik Kemal Arduman, Şevkiye May, Halide Pişkin gibi bir komedi kadrosu var. Eskiden “Güzellikler Evi” diye adlandırılan Darül Beda-i’nin bir dram kısmı vardı, bir de komedi kısmı… Bu saydıklarım komedi kısmının oyuncularıydı. Operet devri 1932’de “Üç Saat” Operetiyle başlıyor. Üç Saat tutunca, arkasından Lüküs Hayat başlıyor ve dört sene oynuyor. O zaman İstanbul’un nüfusu 500 bin kişi buna rağmen dört sene afişte kalabiliyor Lüküs Hayat. Şimdi İstanbul’un nüfusu 15 milyon Lüküs Hayat’ın 26 yıldır oynaması normal. Lüküs Hayat İstanbul’un bir parçası oldu. Vefa Bozası, Kanlıca Yoğurdu, Emirgan Çınaraltı Çayı, Alibeyköy Mısırı, Yedikule Marulu gibi İstanbul’un folklorik özelliği gibi oldu. İstanbul’a gelen Lüküs Hayat’ı seyretmeden gitmiyor. Ninemin sandığındaki kokulu bir Hacı Şakir sabunu, naftalinle saklanmış korunmuş, her evin mutlaka perdelerinin kıvrımında yahut da koltuk döşemelerinde evin bir yerine takılmış Lüküs Hayat melodisi vardır. Anneannesinden dedesinden oyunu seyreden ilk kuşaktan yani Lüküs Hayat mırıldanılıyor konuşuluyor gündemden hiç düşmüyor.  Ben de 1984–85 senesinden beri eskimiş bazı esprileri değiştirdim. Çünkü cumhurbaşkanları, başbakanlar, meclis, milletvekilleri, İstanbul’un nüfusu, dünyanın coğrafyası değişti bunların hepsini ben uygun yerlere eğlenceliyle-faydalıyı bir arada sunarak ve göndermeler yaparak, kısık ateşte altını sıcak tutmaya çalışarak bugüne kadar getirdim. Ben memnunum, seyirci memnun ve Lüküs Hayat böyle devam ediyor.

Türk tiyatrosunda örnek aldığınız birileri oldu mu?
Elbette. Türk tiyatrosundaki sahne disiplinini, tiyatro etiğini Türk tiyatrosunun başöğretmeni Muhsin Ertuğrul’dan, oyunculukta İsmail Dümbüllü’den, Muammer Karaca’dan, Vasfi Rıza Zobu’dan, Ulvi Uraz’dan, Avni Dilligil’den feyiz aldım. Onların da Eminönü Halk Evi’ndeki derslerinde daha başarılıydım. Sonra çağdaş Türk tiyatrosunda Müşfik ağabeyimiz (Kenter) Yıldız Abla var (Kenter), onları örnek aldık. Gazanfer Ağabey (Özcan), Nejat Ağabey (Uygur), Erol Günaydın bize ağabeylik ettiler.

Oyun esnasında herkes gülerken birden gözleriniz doldu. Birşey mi oldu?
Çünkü birinci sırada oturan bir seyirci, oyun sırasında tabağa işlenmiş bir Atatürk fotoğrafını gönderdi sahneye. Ben de onu alınca duygulandım ve aynen şunu söyledim “Şu an siz bu tiyatroda beni alkışlıyorsanız ben de sizlere bir şeyler anlatabiliyorsam eğer, bu mavi gözlü adam yüzünden” Seyirci alkışlamaya başladı, ben gözyaşlarımı tutamadım. Bizim oyuncu arkadaşlar ağlıyor, seyirciler ağlıyor. Böyle bir güzellik yaşandı. İşte Ankara seyircisinin de farkı budur.

Ankara seyircisini başka nasıl ayırıyorsunuz?
Ankara seyirci oyuna geç kalmaz. Adabı usulü bilir. Biletini on beş gün önceden alır, oyuna konsantre olur. Kravatlı gelir, bayanlar saçlarını yaptırır, her biri tiyatro kritiği yapacak kadar bilgilidir. Buranın toprağında var sanırım. Ulu önderin buraya cumhuriyetin ilk yıllarında konservatuarı kurdurmasıyla birlikte muazzam bir bilinçli seyirci yetişmiş ve o seyirci devam etmektedir. Ben her zaman Ankara seyircisini farklı bir yere koyarım.

“One Minute’yi Koydum”

Oyun metnini güncelliyor musunuz?
Eskiyen her şeyi kaldırıyorum. Yerine yenilerini koyuyorum. Kabul görüyor. Siyasi göndermeler de yapıyorum. “One Minute” i bile koydum. “Cep to cep”i koydum. “Bir koyun çalarsan otuz yıl hapis yersin, sürüyü götüreceksin ki seninle ticaret yapsınlar!” Ziya Paşa’dan göndermeler var; Milyonla çalan mesned-i izzete serefraz. Birkaç kuruşu mürtekibin cay-i kürektir. Yani milyonları götürenler çalanlar çırpanlar el üstünde gül bebek... Birkaç kuruş çalarsan da kürek mahkûmu oluyorsun. Antep’te baklava çalanlar hapis cezası yediler, milyonları çalanlar Amerika’ya kaçtılar hiçbir ceza da almadılar, döndüler affa uğradılar. Böyle bir adalet düzeninde bunu oyunda dile getirmezsem karnım şişer. Oyundan çıkan seyircide kafasında bir cümle bıraktırmazsam sıradan bir operet olur çıkar. O yüzden Lüküs Hayat bu denli ilgi gördü bunca yıl. Eğlenceli ile faydalıyı birlikte sunduğu için… Resimli Osmanlı Tarihi adlı oyunda da vardı bu. Turgut Ağabey (Özakman) yazmış “Türkiye Tanzimat Fermanı’ndan bu yana Batı’yla kucak kucağa gelişmiştir...” demiş ve üç nokta koymuş. Ama benim bu cümleyi tamamlamam lazım dedim şunu yazdım; “Türkiye Tanzimat Fermanı’ndan bu yana Batı’yla kucak kucağa gelişmiştir... Ama tek farkla biz kucağa oturmuşuzdur!” Zihni Göktay halkın hislerine tercüman olmaktadır. Halkın söyleyemediği şeyi sahnede haykırırsam halkın hoşuna gidiyor.

Ankara size ne ifade ediyor?
Ben Ankara’da profesyonel oldum. İlk profesyonel maaşımı Ankara’da aldım. Meydan Sahnesi’nde. Ankara seyircisine o kadar alıştım ki İstanbul’a dönünce sudan çıkmış balığa döndüm. İstanbul, kozmopolit bir şehir. Haliyle seyirci de kozmopolit. Oyuna gecikmeler olur, ikinci perdede çıkar gider, telefon çalar. Ama Ankara seyircisinde disiplin vardır mutlaka. Ankara’da oyuna çocuk getirilmez. İstanbul’da kundaktaki çocuk bile getirilir. Tiyatronun müdürü,“Belediye meclis üyesinin torunu, şimdi malum oyuna almazsak… Biz de emir kuluyuz” diyor. Yani politika girdi mi bir işin içine kötü oluyor.

Ankara’nın hangi özelliğini seviyorsunuz?
Öncelikle Ankara benim gözümde Mustafa Kemal’in mirasıdır. Başkenttir. Türkiye’nin kalbi burada atmaktadır. Ama ben işin farklı bir boyutundan bakacağım. Hükümetler değişiyor siyasetten pek konuşmak istemiyorum ama. Gönlümün istediği, benim mesleğime yakın olan ve tiyatroyu mercek altına alacak hükümetler henüz iktidara gelmedi. Açık söylüyorum bunu. 46 yıllık tiyatrocuyum ben. 63 yaşındayım. Emekliliğim gelmiş. Zülfiyare dokunan dokunsun ben emekli olacağım, konuk olarak devam edersem ederim, gönlüm istemezse de etmem. Kimseye de şakşakçılık yapacak halim yok. Çünkü mecliste oturan 550 milletvekilinden bir anket yapalım,  kaçı senede bir kere tiyatroya gidiyor? Eğer bunun içinde 150 kişiyi bana çıkarın bir yıllık maaşımı Mehmetçik Vakfı’na bağışlayacağım! Gitmiyorlar! Stadyuma falan giderler o beni bağlamaz. Spora karşı değilim ama stadyumlar 50–60 bin kişilik ve hepsi dolu. Biz de 500 kişilik salon dolduğu zaman “İyi bu gece dolu” diyoruz. Yani devletin tiyatroya bakış açısını beğenmiyorum! 

Eski Ankara’dan günümüze neler değişti?
Var tabi. Eskiden Ulus’tan sonra bitiyordu. O zamanlar Etlik- Dikmen bayağı uzak sayılırdı. Siteler kurulduğu zaman Tiyatro Marangozhane oradaydı, bayağı uzak gelirdi bana. Sekiz kişilik dolmuşlar vardı Kızılay’dan Ulus’a gidiyordu. Ankara eskiden Kale civarı şehrin bir merkezi, bir de Kızılay tarafı ayrı bir merkezdi. Sosyal yapı, giyiniş tarzı, her şey farklıydı. İnsanlar Kızılay-Kavaklıdere tarafına çok fazla gelmezdi, gelemezdi. Yıllar sonra bir geldiğimde akın akın,  altı kaval üstü şişhane gibisinden karman çorman olmuş. Gökdelen yapıldı Kızılay’a. Orada Gima vardı eskiden. Ankara’daki ilk yürüyen merdiven oradaydı. Günlerce millet Rize’de olduğu gibi yürüyen merdivenlere kuyruk oldu. Gökdelenin asansörüne işi olan olmasın binen, inen çıkanlar, yürüyen merdiven saçmalayanlar, düşenler kalkanlar, bunlar yaşandı yani. Kocabeyoğlu Pasajı, sahaflar, mağazalar vardı. İzmir Caddesi’nde Amerikan kaçak mallarını satanlar olurdu. O eski Stat Otel yapılınca yer yerinde oynadı. Hadiseler koptu. Papazın Bağı’na giderdik. O dönemlerde Ankara’da gece hayatı dokuz buçuktan sonra biterdi. Sinemalar, tiyatrolar dağılır ve herkes evine giderdi. Evlerde konken oynanır, poker oynanır zaman geçirilirdi. Sabahleyin ve akşam iş çıkışı çok nadiren bir trafik sıkışıklığı yaşanır, onun dışındaki saatlerde de çok fazla insanı sokaklarda göremezdik Ankara’da. İstanbul gibi değildi yani. Memur şehirden kaynaklanıyor haliyle. Ankara’da eski para da çok az bulunurdu, yıpranmış para, Osmanlıca persude dediğimiz. Çünkü bürokrat ve memur şehri olduğu için herkes cüzdan taşımaya alışkındı. Paralar bu yüzden eskimezdi. Ankara’da daha taze balık yenirdi İstanbul’la kıyaslayınca. Ankara’ya 3- 3,5 saat içinde Samsun’dan taze balık gelirdi. Sakarya Caddesi’nde sağda Ayabakan diye bir balıkçı vardı o zamanlar. Sol tarafında Köroğlu Şarküteri’si vardı. Sakarya’nın girişinde hemen Goralı Sandviç vardı. Sonra tüm Türkiye’de meşhur oldu. Ulus Sineması, Büyük Sinema vardı. Zafer Çarşısı açılınca yine kıyamet koptu “Yeraltında çarşı açılmış” diye. Çok tiyatro kapandı, kapananlar Ankara Meydan Sahnesi bebe mağazası oldu, Büyük Meydan Sahnesi matbaa oldu, ondan sonra Kavaklıdere’deki Hanif Tiyatrosu taverna oldu. Maltepe Komedi Tiyatrosu yarısı sauna yarısı ocak başı oldu. 15 sene önce gelip de turne oynadığım Kızılay’daki Yeni Sahne de kapandı hamburgerci oldu. Yani Ankara’da tiyatrolar kapandı ama yerine yeni tiyatrolar yapılmadı o dönemde. Devlet Tiyatroları kaldı özeller kapandı gitti. İstanbul’da da devlet dışında bir tek Şehir Tiyatroları kaldı. Mesela Sakarya Caddesi’ndeki Piknik Lokantası (Net Piknik) benim için nostaljidir. Ankara’daki yani gurbette ilk yemeğimi ve ilk içkimi orada yemiştim içmiştim. Bezelyeli pilav, Amerikan salatası, Arjantin bira… Garsonları yaşlıca, gayet nezih hoş bir yerdi hâlâ duruyor mu orası?

Evet...
Pek güzel. Yani Kızılay’daki o Yeni Sahne’nin kapanması gerçekten hayret verici, ben olsam Orman Bakanlığı, Kültür Bakanlığı bir şekilde anlaşıp orayı muhafaza ederdim. Çünkü orası bir değerdi. Kapanmaması gerekirdi. Şimdi yerinde hamburgerci var. Olacak iş değil.

Bu şehirle ilgili bir anınız var mı?
Ankara’ya geldiğimde Hergele Meydanı’nda Erciş Palas Oteli’nde kalıyordum, günde 9 liraya. Geldim bir ekim ayının sekizinde falan. Cebimde elli lira para vardı. Babam anca o kadar para verebilmişti. Yetmiş lira da eniştem vermişti. On gün dayandım o parayla. Sonra otel kâtibi şimdiye kadar olan paranı öde ondan sonra otele girebilirsin dedi. Giremedim otele. Para yok. Bir arkadaşımı da askere aldılar, ertesi gün onun yerine oyuna çıkacağım, texti ezberlemem gerek. Ama kâtip almadı beni otele. Gecenin bir yarısı Ulus’ta İtfaiye Meydanı, Hergele Meydanı’nda öylece kala kaldım. Ne yapayım nereye gideyim dedim. Ankara Garı’na gittim. Texti aldım garın bekleme salonunda ezberlemeye başladım. Sonra saat 02:00’de bekleme salonunu kapattılar. Trenler geldi gitti. Beni dışarı çıkardılar. Zaten şüphelendiler bimekan mısın diye. Orada bir gece nöbetçisiyle görüştüm. Peronda o Ankara’nın ayazında sabaha kadar gaz lambasının altında rolümü ezberledim. Ertesi gün geldim, zatürree başlangıcı olduğumu söylediler. Ankara’yla ilgili anım böyle, hüzünle başladı Ankara benim için…