Sanatın,Sevginin,Tutkunun,Emeğin Ocağı :

Pekmezciler'in Evi

Tarih : 2010-04-03

Sanatın,Sevginin,Tutkunun,Emeğin Ocağı :

Mevlana der ki: Başak doluysa eğilir.” Öyle ya, boş başak hafifliğinden diker başını havalara, ufacık bir esintide sallanır bir o yana, bir bu yana... Yukarılarda yer aramaz, tepeden bakmaz, başını havada tutmaz dolu başaklar... O en güzel yerde, ağır mı ağır, bir o kadar da sıcak mı sıcak durur... kaygısız, komplekssiz, fırtınasız...
O yer ise yürekleridir insanların. Ama yaşamlarındaki tüm insanların.”

“Hani insanlar vardır, uzaktan bakarken gözleriniz kamaşır ışığından, yaklaşamazsınız önce... Ama uzaklaşamazsınız da bu ışıktan, pervane misali döner durursunuz. Sonra ısınır ve ışırsınız döndükçe, ayrılamazsınız bu sevgi selinden... bu huzur limanından... Anlarsınız ki sizi saran ışığın, ısıtan güneşin kaynağı, tam da aradığınızı bulduğunuz bir ananın kucağı, babanın kollarıdır...Güneşin sofrasıdır... Pekmezciler’in ocağıdır...”

Bütün öğrencileriniz, sanat dostlarınız ve sizi tanıyan herkes tarafından çok seviliyorsunuz. Nasıl bu kadar çok sevilir bazı insanlar, huzur verirler topluma, ışık saçarlar, sararlar sarmalarlar şefkatle, sevgiyle ve hep gülerler sıcacık? Güneş gibi... Neler söylemek istersiniz?
Bizler küçük yaşlardan başlayan eğitimcilik serüvenimizde bazı temel disiplinlerle yetiştik. Bunlar birkaç başlıkla sıralanacak olursa:
Ne olursa olsun görevini, mesleğini, yaptığı işi tutkuyla sevmek,
Öğretmenliği tutkuyla sevmek, sevginin bu mesleğin temel koşulu olduğuna inanmak,
Mesleğinin, alanının en iyisi olmanın ayak oyunlarıyla değil, bilgi ile, çalışmakla, kültürle, donanımla mümkün olduğunu bilmek,
Öğrencileri, gençleri sevmek, onları kendi çocukları gibi görebilmek,
Hiçbir genci, öğrenciyi kırmanın, incitmenin, aşağılamanın, rencide etmenin öğretmenliğin kitabında yer almadığına, hiçbir eğitimcinin buna hakkı ve yetkisi olmadığına inanmak,
Empati denen duygusal ve düşünsel sorgulamayı her zaman kullanabilmek,
Bu ulusu, bu ülkeyi sevmek, taşına, toprağına, tarihine, coğrafyasına tutkun olmak,
Başta Atatürk olmak üzere bu toplumun yetiştirdiği bütün değerlere minnetle sahip çıkmak,
Hem meslek anlamında, hem toplumsal yaşam ve insan ilişkileri anlamında her zaman ve her koşulda “Ne alabilirim?” değil, “Ne verebilirim?” düşüncesinde olmak,
Ekmeğini, aşını, üzüntüsünü, mutluluğunu başkaları ile paylaşmaktan haz almak,
Kendini yetiştiren topluma, ülkeye, ulusa, öğretmenlerine vefa denen, ahde vefa denen en yüce duygu ile bağlı olmak,
İnsan yaşamının sınırlılığının bilinci içinde, gerçek kalıcılığın sağlam ve tutarlı bir kimlikle ve içtenlikle ortaya konulan eserlerle mümkün olabileceği felsefesini özümlemek,
Yaşamın bu dünyada hoş bir “seda” bırakmak olduğunu bilmek,
Vicdan denen en önemli ahlaki değerleri temel saymak,
Dostluğu, sevgiyi, yaşam nimetlerini bütün insanlarla paylaşmak.
Kin tutmak, düşmanlık gibi kavramları sözlüğünde bulundurmamak,
Ülkesini ve içinde yaşadığı dünyayı çok yönlü, çok boyutlu tanıma çabası içinde olmak,
Ukalalık, çokbilmişlik, bu dünyayı ben yarattım havalarına itibar etmemek,
Kavgadan, dövüşten, kıskançlıktan, iki yüzlülükten nefret etmek, bu gibi tavırlardan hiç kimseye yarar gelmeyeceğini bilmek,
Gerçek arkadaş ve dost kavramının çoğu zaman aile bireylerinden sayılacağına inanmak,
Makam, mevki, kat, sıfat, unvan gibi kavramların gelip geçici olduğunun bilincinde olmak, bunları kişisel tatmin aracı gibi görenlerden olmamak,
Ar, haya, namus denen kavramların insan olmanın temel koşulları olduğuna inanmak,
Aile birliğinin yüceliğine inanmak, aile birliğinde, “eşin” aileyi vezir de eden, rezil de eden en önemli unsur olduğu bilinci ile hareket etmek,
“Büyüklere saygının ve küçüklere sevginin” modası geçmiş bir tekerleme olmadığına inanmak.

Şükran Pekmezci ve Hasan Pekmezci’yi sanatın duayenleri olarak akademik ve sanat çalışmaları ile, ayrı ayrı yazı dizisi olabilecek sanatçı kimlikleri ile herkes tanıyor. Fakat bir de, tüzel kişilik ağırlığında, Pekmezci’ler olarak marka olmuş ve size sevgi ile verilmiş bir ünvanınız var. Beraberliğiniz kaç yıllık, ilk yılları nerede nasıl geçti. Tanışma, arkadaşlık, evlilik öykünüzü bizimle paylaşır mısınız?
Biz 1962 yılından beri adları birlikte anılan iki arkadaşız. Şükran ve Hasan Pekmezci adları en azından 48 yıldır birlikte anılır. Öğrenciliğimiz, meslek yaşamımız, ilgi ve sevgi alanımız hep paralel olmuştur. Öğretmenlerimiz, okullarımız, anılarımız hep birlikte yaşanmıştır. Örneğin, bir Selahattin Taran, Enver Naci Gökşen, İlhami Demirci, Hidayet Gülen, Ekrem Zeki Ün hocalarımızın adı geçti mi ikimizin de yüreği yerinden oynar. İstanbul denince bütün anılarımız birlikte yaşanmıştır. Abartı değil, birlikte büyüdük, yaşamı birlikte kurduk, ilkokul öğretmenliği, öğretmen okulları öğretmenliği, orta okul öğretmenliği, sürgünler, baskılar dönemlerini birlikte göğüsledik. Adım adım bütün toplumsal sorunları ve bunların bizim gibi hep önde olan insanlar üzerindeki yıkımlarını birbirimize destek olarak yaşadık. Bu destekle böylece hiçbir sıkıntıda yalnız kalmadık. Birbirimizin moral kaynağı olduk. Hele hele sanat gibi bir alanda olmamızın bu dönemlerde bize sağladıkları asla küçümsenemez. Benzer zevkleri, benzer ilgi alanlarını, tutkularımızı hep paylaştık. Şöyle bir örnek verelim: 1963’te akranlarımız taklitlerle o zaman moda olan Elvis Presley, Adamo şarkıları söylerken ve onlardan başkasını görmezken, biz Şan Tiyatrosunda Münir Nurettin Selçuk konserini birlikte izledik. O gün bu gündür Türk Sanat Müziği tutkumuz ve beğendiğimiz şarkıların yanında, batı müziği beğenimiz hep paralellik göstermiştir. Ünlü müzisyen ve eğitimci Ekrem Zeki Ün bizim her zaman sevgi ile andığımız müzik öğretmenimiz. Bize müzik kültürü ve sevgisi verdiği için. Aile bağlarının, aile içi sevgi ve saygının önemine ve gücüne çok inanırız. Çocuklarımıza düşkünlüğümüz marazi değildir. Onların kimlikleri, kişilikleri, karar verme yetkileri bizim için önemlidir. Ortak eğitim, ortak anılar, ortak dostlar, ortak meslek seçimi, ortak ilgi ve sevgi alanları olunca sorunuzun önemli bölümü kendiliğinden anlaşılır. Sanat denen çok önemli, onur veren, bizlere onurlar kazandıran bir iletişim aracı da buna eklenince.

Sanat yaşamınızda beraberliğinizin nasıl bir etkisi oldu. Ayrı yollarda beğenileriniz oldu mu, sanatınız çatıştı mı hiç?
Eğitimimizin ve sanat yaşamımızın hep beraber olması aynı dili, aynı anlatım yollarını kullanan insanlar olarak büyük birliktelik ve uyum yarattı. Birbirimizin sorunlarını, sıkıntılarını, anlama, ona göre tavır geliştirme, maddi ve manevi destek olma fırsatı verdi her zaman. Birbirimizin alanına saygı sadece sözde değil, tavır ve davranışlarımızda da sürdü. Herkesin kendi kimliği, inancı, iddiası var. Buna saygı birinci ilkemiz oldu. Birbirimizi kıyasıya eleştirdiğimiz de oldu, ama bunu birbirimizin alanına tecavüz, birbirimizin alanına saygısızlık edecek boyutlara getirmedik hiçbir zaman. Birbirimizin kimliğine, kişiliğine en küçük söz getirecek tavır ve hareketlere hiçbir zaman niyetlenmedik, aklımızdan bile geçmemiştir. Kimlik zedelenmesinin aile mutluluğunu yıkan en önemli etken olduğunun bilincinde olan bir aileyiz, ilk günlerimizden, gençlik günlerimizden beri. Bu nedenle sanatsal tavrımız, yollarımız hiç çatışmadı. İkimiz de evliliğimizin ilk yıllarından beri sanattan kopmadık.

1960’lı yılların sonlarından itibaren devlet sergilerine, DYO sergilerine birlikte eser verdik. 1970-74 yılları arasında devlet sergilerinde altlı üstlü iki Pekmezci adı görülür. Doğumlarda çocuklarımız için bile resim çalışmalarına ara verilmemiştir. Her koşulda mutlaka evimizin misafir odası dâhil olmak üzere bir köşesi resim için ayrılmıştır. Yine ailemizde bir ilke vardır: Fırçalar yıkanıp kurulanıp kaldırılmaz, sürekli boyalı kalırlar terebentinin içinde bekleyerek. İlkemiz fırçamız asla kurumayacaktır. Birimizin sergi için yoğunlaştığı dönemlerde evin bütün sorumlulukları birimizin üzerinde olur. Bu durumdan bu zamana kadar hiç şikâyetçi olmadık. Evlendiğimiz günden beri bizim evimizde çocuklarımız dâhil “anne bugün ne pişirdin” sorusu sorulmamıştır. Çocuklarımız da bizim resim tutkumuzun bilincinde yetişmişlerdir. Bu nedenle herkes, gücü oranında her işin bir ucundan tutar. Anne olmak, evin hamallığı değildir. Onun da yazmaya, çizmeye, boyamaya, eserler üretmeye, aileyi yüceltmeye, onurlandırmaya hakkı vardır. “Ne pişirdin?” sorulmamıştır ama ne yaptın sorusu hep sorulmuştur: “Ne okudun, ne yazdın, ne boyadın?” soruları birbirimizin desteği olmuştur. Abartı gibi gelebilir ama sanatımız, sanat anlayışımız, dost anlayışımız, beğenilerimiz, yaşama, toplumsal olaylara bakış açımız hiç çatışmamıştır.

Çocuklarınızda da sanatçı genleriniz devam ediyor mu? Meslekleri, ilgi alanları, yaşam serüvenleri sanatın neresindedir?
İki kızımız da bu alanın içinde büyüdü. Boyaların, resimlerin, kitapların arasında. Ressam amcalarının, ablalarının arasında. Üstlerine başlarına sindiği gibi genlerine de sinmiş olmalı, boya kokuları. Biz şuna inanırız, bir ailede çocuklar anne ve babanın ilgi alanlarının aileye dost kazandırdığını, onur getirdiğini, beğenildiğini, ödüllendirildiğini gördükleri zaman o alana yönelmeleri doğal olarak gelişir. Çok şükür ki bizim çocuklarımız bunları yaşadı, gördü, küçük yaşlarından itibaren. Bu nedenle büyük kızımız iç mimari okudu. Küçük kızımız grafik tasarımcı. Her ikisinin resim kapasitesi çok yüksek. Toplumumuzdaki “babası var ya, anası var ya arkalarında” sözü nedeniyle resim yerine babanın olmadığı bölümlere, başka sanat alanlarına yöneldiler. Kaç yıldır küçük kızımız Sevgi Can resim sergilerine katılmakta, eserler vermekte. Büyük kızımız Bilge Can’ın iki kızı var. Büyük torunumuz da sanatla çok ilgili.
Sizler bizim Mevlana’nın sözündeki dolu başaklarımızsınız. Tevazu ve alçakgönüllülükte toprak gibisiniz gerçekten. Sosyal yaşamınız nasıldır, insanlar ve paylaşmak sizler için ne ifade eder. Bunu sizden dinleyebilir miyiz?
Sosyal yaşamımızda dost kavramı çok önemlidir. Biz dostlarımızı üzeceğimize kendimiz üzülmeyi yeğleriz. Bu zamana kadar bilinçli olarak hiç kimseyi kırmadığımızı, incitmediğimizi ve üzmediğimizi belirtelim. Sanatçı dostlarımız, büyüklerimiz bizim için geniş bir ailenin bireyleri gibidir. Dostluğumuz yüzeysel, yapmacık değildir. Gördüğümüz bir güzelliği “keşke şunlar da olsaydı, keşke bunlar da olsaydı” gibi keşkelerle bütün dostlarımızla paylaşmak isteriz. Bu nedenle yurtdışı gezilerine bizlerle katılan bütün dostlarımız bu paylaşımdan ne kadar haz aldığımızı bilirler. Zaten sanatın özü bu değil mi? Resim yapılıyor, sergileniyor; paylaşmak için. Sergiler açılıyor, düğün dernek gibi: Paylaşmak için. İnsanı yaşatan, yaratmaya, çalışmaya iten bir güç bu dostluk ve paylaşımcılık. Hiç kimse kimseye han hamam bağışlamıyor, bir gülücük, bir sevgi kucaklaması, bir tatlı söz. Özellikle büyük annelere, babalara, ağabeylerimize, ablalarımıza apayrı bir ilgi ve sevgimiz vardır. Onlar bizim baş tacımızdır. Bilgileri, deneyimleri ve kültürleriyle alanımızı güçlendiren, zenginleştiren sanatçılarımıza, hocalarımıza sonsuz sevgilerimiz, saygılarımız vardır. Resmin, heykelin para etmediği zamanlardan beri kıt kanaat nafakaları ile tuval, boya, malzeme peşinde koşarak sanatlarını sürdüren, sanat alanımıza eserler kazandıran bütün büyüklerimize minnet duygularımız vardır.

Böylesi büyüklerimizin her zaman ellerini öperiz. Canı isteyen bunu köylülük olarak değerlendirsin, umurumuzda değildir. Bize bir görev düştüğünde onlar için bir şeyler yapmaktan büyük haz alırız aile olarak.
Resim yapan, sanatla uğraşan herkese sevgimiz, saygımız vardır. İster amatör olsun, ister profesyonel. Sevgi ile zaman ayıran, yüreğini ortaya koyan kim olursa olsun, yaptığı, boyadığı her şey değerlidir. Bunun niteliği, kalitesi, sanat değeri başka bir değerlendirme boyutudur. Ama önce yapmak önemlidir. Bu alanda kimseyi küçümsemeyiz. Her emek niteliği ne olursa olsun, saygı ister. Bize söz düşerse, sözümüzün bir değeri varsa, düşüncelerimizi, eleştirilerimizi de içtenlikle yaparız; kimseyi kırmadan, dökmeden, incitmeden. 1960’lı yıllardan beri işin içinde olmamıza rağmen bu zamana kadar biz sanatçıyız, ressamız gibi ifadeler de kullanmadık. Akademik unvanlarımızın arkasına saklanmadık. Unvanlarımızı zorunluluk olmadıkça üniversitede bile kullanmaya gerek görmedik. Elimizden geldiğince çalışıyoruz, üretiyoruz, sergiler açıyoruz. Gerisini zaman değerlendirsin.

Sanatçının mesleği aynı zamanda yaşam tarzıdır da. Evinizin yaşam trafiği nasıldır?
Evimizde yaşam trafiği, sanata, resme, sergilere, öğrencilere, üniversite görevlerinin getirdiği zorunluluklara göre ayarlanır. Sanat çalışmaları, sergilerimiz, üniversitenin ve öğrencilerimizin sorunları hep birinci plandadır.
Başlangıçtan beri görev odaklı bir yaşam prensibimiz vardır. Görev gereği yaz tatillerimiz bile olmaz. On beş gün için planlanıp yola çıkılan tatillerden üniversitenin birinden, bir rektörün, bir dekanın, bir hocanın bir telefonu üzerine üç gün sonra dönüldüğü çok olmuştur. Eşler olarak birbirimizin bu koşturmalarından hep olumlu paylar çıkardık.

Sizler sadece sanatta değil, yaşamda da sevgi ve dostluk öğretmenlerisiniz. Hatta bunun bir sonucu olarak dünyayı sizinle dolaşmak isteyen insanların katıldığı ve sizin isminizin etrafında toplanmış bir gezi grubunuz var. Nasıl oluştu bu grup, kimlerle ne tür seyahatleriniz oluyor?
Bir zamanlar çok söylenen bir okul şarkısı vardı: “Orada bir köy var uzakta, o köy bizim köyümüzdür, gezmesek de görmesek de, o köy bizim köyümüzdür” diye. 1960’ların kuşağı bunu değiştirdi. “Gezmediğin, görmediğin köy senin değildir”. Gezmezsen, görmezsen, dağında, bayırında dizlerini yormazsan; pınarlarında yüzünü serinletemezsen, toplumunun içinde yaşamazsan; yüreğini sana açan insanlarıyla, candan kucaklaşmazsan; aşını paylaşmaz, çorbasını içmezsen, nasıl senin olur? Tarihini, coğrafyanı, geçmişini oluşturan uygarlıkların sana bıraktıklarını hayranlıkla yüreğine, beynine nakşetmezsen; tarihsel ve toplumsal değerlerini merak edip, didiklemezsen niye senin olsun ki? Bunları bir bir hatmettiğinde iş bitiyor mu? Çok zengin tarihsel, kültürel, sosyal değerlere sahip olan bir dünyada yaşıyorsun. Dünya artık çok küçüldü. Ankara’dan uçağa bindiğinde bir iki saat içinde başka bir ülkede, bambaşka bir toplumda, başka bir uygarlık içindesin.
Bu dünyada yaşadığına göre dünyanın her yeri senin ufkun içinde niye olmasın? Biz ailecek yurtiçinde ve yurtdışında gezmeyi çok severiz. Yurtiçinde görmediğimiz yer çok az kalmıştır. Kısıtlı mali olanaklarımıza rağmen, taksitlerle de olsa bunu devamlılık içinde gerçekleştirmenin uğraşı içindeyiz. 1980’lerden bu yana epeyce bir yurtdışı gezilerimiz oldu. Önceleri çocuklarımız küçük olduğu için onları yalnız bırakmamak adına gezilere hep tek tek katıldık. Birimiz yurtdışına gittiğimizde birimiz evde kaldık. İspanya’dan Kore’ye kadar pek çok ülkeyi gezdik. Her gezimizde yukarıda değindiğimiz gibi “keşke şu şu arkadaşlarımız öğrencilerimiz de olsaydı” sözlerini çok söylemişizdir. Öğrencilerimizin genç arkadaşlarımızın böylesi gezilerde ufuklarının nasıl genişleyeceğinin düşünmüşüzdür.
Örneğin 1993 yılında bir Avrupa gezisi ve sanat etkinliğine katıldık. Bu gezinin kafile başkanlığı bizim görevimizdi. Çok başarılı geçen bu etkinlik kendimize grupla gitme ve sorumluluk üstlenme güveni kazandırdı.
Ankara’daki sevgili dostlarımız Ayşe ve Metin Arkün, Hatice ve Turan Aykanat, Aslıhan ve Abidin Demir ‘Pekmezci Gezi Grubu’nu kurdular. Bizim adımıza olmakla birlikte bu oluşum tamamen dostlarımızın bize armağanı. Özverili bir dayanışma ve paylaşım örneği. Dostlarımızın ilgileri, destekleri, emekleri ile grup olarak bugüne kadar Avrupa’nın önemli sanat ve kültür merkezlerine çok kaliteli sanatsal amacına fazlası ile ulaşan bir veya birkaç kez gezi düzenledik. Grubumuzun birçok üyesi arkadaşlarımızla daha önce gittiğimiz yerlere bile yeni katılan dostlarımızla birlikte o atmosferleri yaşamak için tekrar tekrar gittik. Örneğin Zühal ve Faruk Dekeli ailesi, Arkün ailesi, Nermin Tanık kardeşimiz daha önce görmelerine rağmen “gelin tekrar birlikte olalım” sözümüz üzerine bazı gezilerimize ikinci üçüncü kez seve seve katıldılar.

Gezme, görme, yeni sanat ve kültür alanlarına tanık olma, dünyanın çeyiz sandıkları sayılan müzelerini görme, inceleme grubumuzda ortak bir dostluk bilinci yarattı. Grup gittikçe genişleyen bir aile gibi oldu. Şunu da belirtelim ki bu gezilerin en önemli amaçlarından biri özellikle sanatçı adayı gençlerin, öğrencilerin sadece kitaplardan, fotoğraflardan gördükleri şaheserleri yüz yüze görmelerini sağlamaktır. Bu manevi hazzı anlatmak zordur. Ne yazık ki bu idealist düşüncemiz bile kimileri tarafından “bir çıkarları olmasa yapmazlardı” gibi adi değerlendirmelere uğramıştır.

Sanat yaşamında başarı idolleri olarak, gençlere önerileriniz, öğütleriniz nelerdir?
Eskiden birileri bir öğütten söz ettiğinde “Yaşı, başı ne ki?” deniverirdi. Bugün bizler gençlere öğüt verebilecek yaşlarda, başlarda olduğumuz için rahatlıkla bazı şeyler söyleyebiliriz: Öncelikle konuşmamızın başında sıraladığımız ilkeler mutlaka herkesin kendine göre anlamlandıracağı öneriler taşımaktadır.
Eş seçimi, iş seçimi salt duygusal değerlendirmelerle yapılmamalı. Aklı, mantığı, sorgulamayı, kısa vadeli, gelip geçici duygular ve hevesler içinde kurban etmemeli. Kalıcı olan, yaşamın her alanında arkasında olunabilecek, sahip çıkılabilecek seçimler yapılmalı. “Kaşına vuruldum, gözüne vuruldum” yaklaşımı ile eş seçilmemeli. Nasıl olsa zaman içinde kaş da göz de birbirine giriveriyor. İnsan kimi zaman eski resimlerine bakıp kendini tanıyamıyor. Bunun yerine aklına, beynine, insani ilişkilerine, hümanistliğine, vicdanına, birbirine, kimliğine karşı saygısına öncelik verilmeli.

Meslek seçimi sevgi ile yapılabilecek, her aşamasında para değil, onur kazandırabilecek alanlardan seçilmeli. Mutlu ve huzurlu bir ortamda bir dilim ekmeği yiyebilmenin bile bir nimet olduğu bilinmeli. Bir insanın sürdürdüğü meslek yaşamı ne olursa olsun. Sanat dallarından biri ile ilgilenmelidir. Çünkü bu zengin ilgi alanı, kişinin mesleki yaşamına artı değerler katan, meslek yaşamının tekdüzeliğini anlamlandıran, daha geniş boyutuyla sanat yaşamının özgünlüğünü, araştırıcılığını ve yaratıcılığını kendi alanına taşıyabilmesine çeşitli fırsatlar yaratan bir görev üstlenir.
Günümüzde ulusal ve uluslararası şirketler, holdingler insan kaynakları programları içinde eleman istihdamında bir konuya çok önem vermektedirler. Kendi meslek alanına sıkışıp kalmış, çeşitli kaynaklardan beslenmeyen, insanları ve dünyayı at gözlüğü ile gören, vizyonu sınırlı, insan ilişkileri tıkız elemanlar yerine; alanına hâkim olduğu kadar, atak, girişken, vizyonu geniş, dünyayı geniş perspektiften algılayıp sorgulayabilen, sanatı, sporu, edebiyatı ilgi alanına alarak yaşamının ayrılmaz parçası haline getirebilen elemanları aramaktadırlar. Unutulmamalıdır ki çok çeşitli kaynaklardan beslenen insanların dünyayı algılama biçimleri de ona göre zenginlik kazanır.
Sanatı bir okyanusa benzetir kimi düşünürler. Çeşitli nehirlerin, ırmakların bin bir bölgeden, dağlardan, ormanlardan, yer altı ve yer üstü kaynaklardan taşıyıp getirdikleri sularla beslenen bir okyanusa. “Bu okyanusa girin, yıkanın, yunun, arının” derler. Bütün gençlerimize, pırıl pırıl gençlerimiz; geleceğimiz, ideallerimiz, umudumuz olan gençlerimize böyle bir yaşam yakışır.