Yaprak Dökümü’nün yönetmeni Ayhan Önal, dizinin başarısını, edebiyat uyarlaması dizileri ve Türk sinemasını Ankara Life dergisine değerlendirdi.
Tarih : 2010-03-08
Hatırlayacağınız gibi Yaprak Dökümü’nün yönetmeni Ayhan Önal, aynı diziyi 1987’de TRT için çekmişti. Dizi 8 bölüm sürmesine rağmen oldukça büyük ses getirmişti. Dizinin şimdiki versiyonu ise çok sevildi. Önal dizinin bu versiyonunun yeni bir seyirci kitlesi yarattığını söylüyor. Kız, erkek, anne kız ve anne oğul ilişkisiyle Yaprak Dökümü’nde tüm izleyicilerinde kendi hayatlarından birşeyler bulduğunu belirtiyor...
Yaprak Dökümü’nün yönetmeni Ayhan Önal, dizinin başarısını, edebiyat uyarlaması dizileri ve Türk sinemasını Ankara Life dergisne değerlendirdi.
Ayhan Önal’ı 1987 yılında TRT’de yapılan ve o dönemde çok sevilen Yaprak Dökümü adlı dizinin yönetmeni olarak tanıyoruz. Ayhan Önal şimdilerde ne yapmaktadır? Hâlâ sinemanın içinde midir?
18 senedir Ankara’dan uzağım, İstanbul’a yerleştim. Reklam yönetmenliği yapıyorum. Televizyon için bir dizi hazırlığı içerisindeyim. Şubat gibi seyirciyle buluşacak sanırım.
1987’de TRT için çektiğiniz Yaprak Dökümü ile günümüzdeki Yaprak Dökümü arasında ne gibi benzerlikler, ne gibi farklılıklar vardır?
1987’de TRT’ye yaptığım Yaprak Dökümü Reşat Nuri’nin romanına birebir uygun bir dönem dizisiydi. Gerek kostüm gerekse mekan olarak. 8 bölüm sürmüştü. Her şeyden önce Yaprak Dökümü evrensel bir hikâyedir. Hele Reşat Nuri’nin dönemindeki batılılaşma sevdasının yoğunlukta olduğu bir süreçte Türk toplumunun karakterlerini ve bir ailenin nasıl hazan yaprakları gibi dökülebileceğini anlatır, eşsiz bir romandır. Yaprak dökümü evrensel olduğu kadar, her dönemde özellikle Türk toplumunda yaşanan olayları konu eder. Ortada bir aile var, bu ailenin kızları oğulları, onların ilişkileri ve çevreleri var. Bunların sorunları, batılılaşma gayesi, savruluşları her on beş yılda bir yapılsa yine milyonları televizyona bağlar. Çok geçerli bir hikâyedir. Seyredenler empati kurarak kendilerini karakterle özdeşleştirip ağlar, güler ve onlarla sevinir. Yaprak Dökümü bu bakımdan Türk milletini resmeder. Benim çektiğim Yaprak Dökümü ile bugünkü Yaprak Dökümü arasındaki fark benimki edebiyat uyarlamasıydı, bugünkü ise gündelik sorunlardan beslendi, hikâye güncellendi. Romana sadık olmayan yerleri olabilir. Çünkü günümüzün şartları farklı şartlar. Ama takdir ediyorum bugünün Yaprak Dökümü de çok başarılı. Şimdi izlediğimiz Yaprak Dökümü yeni bir seyirci yarattı bence. Kız - erkek ilişkisi, anne – kız ilişkisi, anne – oğul ilişkisi, o ailenin yan komşularıyla olan ilişkisi, bugünün gözlemleriyle çok hoş bir boyut aldı.
Bir edebiyat uyarlamasında romana bağlı kalmak gerekiyor mu sizce?
Aslında roman, öykünün genişletilmiş halidir, yan unsurların da eklendiği bir bütünlüktür. Romanı TV’ye aktarınca benim yaptığım gibi sekiz bölümde sonlanır. Ancak TV dizileri yapılırken ekonomik kaygı vardır. Bu nedenle edebiyat uyarlamasının özünden çok günümüze uyarlanması daha önemlidir. Ancak uyarlama yapılırken elbette ki romana sadık kalınmalıdır. Yönetmen yorumunu katmalıdır ama romanın önüne geçmemelidir. Ana temasından çıkılıyor kabul ediyorum tekrar söylüyorum bu sefer de dizi sekiz bölümde biter, o zaman da ekip para kazanamaz. Güncel hikâyelerle romandaki hikâye birleştirilmeli. Yaprak Dökümü için evrensel demiştim. Bir de çağdaş bir hikâye olduğunu eklemek istiyorum. Bir ailenin parçalanışı her ülkede yaşanabilecektir. Çağdaşlığı da ne zaman bu romanı uyarla kesinlikle talep görür. 15–20 hatta 30 yılda bir yapılsa yine de izlenir. Teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin.
Edebiyat uyarlaması olarak en son 5 -6 yıl önce TRT’de Esir Şehrin İnsanları yapıldı, ertesi sene de Aziz Nesin’in hikâyeleri görselleştirildi. Sonra tutmayan bir Sinekli Bakkal yapıldı ve kalktı. Akabinde Aşk-ı Memnu, Yaprak Dökümü, Dudaktan Kalbe, Hanımın Çiftliği gibi edebiyat uyarlamaları TV’lerde boy gösterdi. Edebiyat uyarlamaları tuttuğu için mi bunca yıl ihmal edilmiş romanlara bir dönüş var, rant sağlamak mı amaç yoksa edebiyat açığı mı var?
Ekonomik rant kesinlikle var. Durup dururken edebiyat uyarlaması yapılmaz çünkü. Ama ekonomik rantın yanı sıra bizden hikâyeleri izlemek istiyor izleyici. Bunun için de özümüze dönüyoruz. Bizim bir tarihimiz var, çok sağlam bir edebiyatımız var. Dede Korkut’lardan başlayıp bugünlere gelen bir edebi yazınımız var. Ama kendimizi satmayı bilmediğimiz için, birtakım değerlerimize önem vermediğimiz için bunlar hep böyle ihmal edilmiş. Şimdi sokakta birini çevir şiirden, edebiyattan sorular sor, bilemezler. İki mısralık şiir biliyor musun diye sor, bilemez. İhmal edildi çünkü. Gelelim edebiyat uyarlamasına kesinlikle özümüzden gelen bu hikâyelere kucak açmalıyız. Bunlardan ekonomik rant elde edenler var, ama edebiyatımızı da öğrenecek olan gençler var. Bu bakımdan edebiyat uyarlamalarını destekliyorum. Biz TRT’deyken 1980’ler dizi yapılmasını tasarladık. “Ne yapabiliriz?” diye düşününce edebiyatımıza başımızı çevirdik. Çünkü bizi anlatan hikâyeler vardı. Yaprak Dökümü, Çalıkuşu, Acımak, Huzur, Aşk-ı Memnu bu dönemde yapıldı. Günümüzde yapılsın. Çünkü eskiden öyle bir furya vardı, türkücülere dizi yaptırıyorlardı. Çok yanlıştı bu. Şimdi kendi edebiyatımızı yapıyoruz. Özel TV’lerin buna eğilerek bir kişilik kazandığını düşünüyorum. Bu konuda Ekrey Çatay çok başarılı.
Peki bugüne kadar çektiğiniz dizi ve filmlerden en çok içinize sinen, en çok sahiplendiğiniz yapım hangisidir?
Deniz Gurbetçileri diye bir dizim var. Çok bilinmez. TRT’ye yapmıştım. O da dönem dizisiydi. 1930’larda geçiyordu. Sünger avcılığıyla ilgili bir sömürü düzenini işlemiştir. Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir’in muhteşem bir hikâyesiydi. Su altı ve su üstünde çekilmişti, kışındı. TRT’nin politik şartları bunu gerektirirdi. Oysa ki bu dizi yazın çekilmeliydi. Her gün poyraz lodos… Denizin dibinden sahte süngerler çıkarttırdık. Süngerlerin Yunanlı balıkçılar tarafından sömürülmesi ve bizim insanlarımızın suyun dibine dalarak vurgunlar yiyerek ölmesini gözler önüne serdik. Benim TRT’deki jübile dizimdir o! Balıkçı’ya söz verdim çekeceğim diye, çünkü babamdır benim o! Bunu çekeceğim ve TRT’den öyle ayrılacağım diye söz verdiğim bir projeydi. Müthiş naiflikleri olan ama o kadar da zor çekilen bir diziydi. Kırılmış dökülmüş sandallarla onarımını yaptırıp denize açtırdık çocuklar sünger avlasın diye, ölümle burun buruna hava bilmem kaç derece… Zor ama güzel bir işti.
Peki günümüzdeki Türk sinemasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Sinemamız iyi gidiyor. Ama şöyle bir eleştirim var. İki film izleyen tutup film çekmeye kalkıyor. Olacak iş değil. “Burada güzel para var biz de girelim bu piyasaya” diye düşünüyorlar. Sinemacı olmak o kadar kolay mı? Bu yıl 70 tane film yapıldı, hepsi dökülüyor, seyircimiz o kadar iyi biliyor ki hangisini izleyip izlemeyeceğini. 18 bin seyirci alıyor, ikinci haftada kalkıyor. Şimdi moda zaten komedi. İnsanlar gülmek için gidiyor. Cem Yılmaz, Yılmaz Erdoğan’ı seviyor. Bu ekonomik sıkıntıların içinde gidip bir gülmek istiyor. Komedi asıl TV’ye lazım. Doğu-batı normlarında diziler olmalı. Türkiye’de televizyon yöneticilerinin de televizyoncu olduğunu sanmıyorum. Hepsi tüccar. Sinema yapılsın, ama işinin ehli insanlar tarafından.
Ankara deyince aklınıza gelen ilk şey nedir?
Daha bir yalınlık. Daha bir onurlu olmak… 18 yıldır İstanbul’dayım. Genelde Ankara bürokratik bir şehir ve başkent oluşundan kaynaklanan onurlu insanların yaşadığı bir yerdir. Ankara’dan çıktıktan sonra onurlarından taviz verirler. İstanbul’da Ankara kökenli insan çok vardır, bazı sohbetlerde “Ya bu Ankaralı kalabildi ya da İstanbullu yani Bizanslı olabildi” derler. Ankaralı kalmak demek onurlu şerefli kaldı anlamındadır. “Aaa bu İstanbullu oldu” deyince de kendini bozdu anlamına gelir. Ankaralı kalmak düzgün, dürüst olarak kalabilmektir. İstanbul’un Bizans oyunlarına uymamak büyük bir erdemdir. Ben Ankaralı kaldım. Oğlum da öyle. Ayrıca aklıma tabiî ki Atatürk gelir. Dehadır o.
Ankara deyince aklınıza gelen ilk mekân, ilk yer neresidir?
Ankara deyince aklıma keyif aldığım yerler geliyor. Kızılay’da bir Topçu Meyhanesi, bir de Kalem diye restoran vardı. Milka diye bir bar vardı. Biz buralarda meslekten ve meslek dışı arkadaşlarla sohbet ederdik ama sohbetimizin bütün temel unsurları meslek sorunlarımızdı. Gittiğimiz o yerler sanki Atatürk’ün sofrasına benzerdi. Sorunlarımızı çözmek isterdik. Eleştirirdik. Ama olumlu olsun diye. Yaptığımız işlerde o sofralarda hatalarımızı görür ve yanlışlarımızı düzeltirdik.
Diğer bir mekan Karpiç’di. Bir 10 Kasım günü açık mı kapalı bilemediğimiz bu yere geldik; Karpiç Bar... Girdik içeri kimse yok. Bir kaç tanıdık. Garsona sorduk içki var mı yok mu diye. 10 Kasım diye alkol yasak, yas günü zaten. Birden kapı aralandı koruma ordusuyla Özal geldi. Dedik ne arıyor 10 Kasım’da burada. Semra Hanım’la oturdular. Orkestra çalmaya başladı. Semra Hanım ile Özal dans etmeye başladı. Şaşırdık haliyle. Ertesi gün anladık ki Atatürk öldü diye 50–60 yıldır yapılan yas kaldırıldı. İçki yasağı kalktı. Bu da benim için ilginç bir anı oldu. Bu bardan çıkan tanıdık isimleri sayayım size, Kanal D’nin eski müdürü Faruk Bayhan, Star TV Genel Müdürü Ekrem Çatay, Hüseyin Karakaş, Ünal Küpeli, Zihni Göktay, Mümtaz Sevinç, İstemi Betil, Zafer Ergin, Ali Kırca, Basri Balcı, Reha Muhtar, Ali Atıf Bir, Altan Erkekli daha bir çok kişi burada yemiş içmiş, buradan bir kere geçmiştir. ABD büyükelçiliğinin Eski TRT’nin karşısındaki apartmandır.
Sizce eski Ankara ile günümüzdeki Ankara arasında ne gibi farklılıklar var? Kıyaslama yapar mısınız?
Zaman zaman Ankara’ya gittiğimde şehri ve insanları tanımıyorum. Yani Atatürk demiş ki “Bu milletin efendisi köylülerdir”. Bunu bir tarafa koyuyorum ve Ankara’nın köylüleştiğini görüyorum. Ankara’yı bir modern şehirken, eskiden operalar, tiyatrolar varken bilirim... Ben devlet tiyatrolarına insanların kravat takıp, kruvaze ceketler giydiği, bayanların çağdaş bir şekilde kıyafetler giydiği dönemleri bilirim. Şimdilerde bluejean ile ayak ayaküstüne atıp birbirinin ayak tabanını görerek seyrettiğini görüyorum. Sanata saygının yok olduğunu görüyorum. İlerlediğini değil, gerilediğini görüyorum. Ankara hem görünüş olarak hem beyin olarak, çağ atlamıyor çağın gerisine düşüyor maalesef. Bu bir tek Ankara’nın değil, Türkiye’nin problemi. Bir de günümüzdeki köstebek yuvalarına aklım ermiyor benim. Ankara’da yetişmeme rağmen yıllarımı Ankara’ya vermeme rağmen, arabayla çıkıyorum ve istediğim yere ulaşamıyorum. 18 yıldır İstanbul’dayım ve analiz etmeye çalışıyorum, Avrupa’da dünyada gelişmiş ülkelerde şehirler meydanlarıyla ve bulvarlarıyla anılır. Ama Ankara’da Atatürk Bulvarı diye bir yer vardı. Muhteşem bir bulvardı. Sıhhiye’den başlar, Çankaya’ya kadar devam ederdi. Şimdi o bulvarlar meydanlar kaybolmuş. Bulvarlarda insanlar yürürlerdi, alışveriş yaparlardı, insanlar giyiminden kuşamından, mağazalar rengarenk süslemelerinden bulvarı canlandırırdı. Şimdi o şehre hayat veren ve güzellikler katan bulvarlar bitmiş, şehir de bitmiş! Meydan kalmış mı? Kalmamış! Kızılay’da bir meydan vardı. Alttan köstebek yolu insanlar meydanları değil köstebek yuvalarını kullanır hale gelmiş. Bunu yapanlar gitsinler ikinci dünya savaşında yok olan Berlin’in yeniden yapılmış halini görsün. O meydanlar o bulvarlar ne hale getirilmiş. 21.yy’ın başında köstebek yuvası olduğunu, meydan ve bulvarlarının yok edildiğini görüyoruz. Yok efendim trafik rahatlıyormuş. Ankara’nın en güzel yanı şuydu; gökyüzünü görürdün! Gökyüzü özgürlüktür. Gökyüzü umuttur. O renk dünyanın rengidir. Ankara’da gökyüzü yok, Ankara kötü yolda!
Haaaa! Eski Ankara deyince aklıma geldi. Piknik diye bir restoran vardı. Hayri diye bir arkadaşım vardı işleten. Oraya otururdum. Arjantin bira, patates kızartması, şiş kebabı vardı, bezelyeli pilavı, haşlanmış havuç garnitür falan. O yediğim etin lezzetini hiçbir yerde alamıyorum. Goralı sandviç vardı Sakarya’da. Bulvar üzerinde Bulvar Palas vardı, Angora vardı, Küba diye bir yer vardı, karımla tanıştığım yer olan Yaprak vardı. Buralar sohbet yerleriydi. Atatürk Bulvarı’nın özelliğiydi bunlar.
Ankara ile ilgili bir anınızı paylaşır mısınız?
Ankara deyince her zaman aklıma geçmişte yaşadığım bir olay gelir. Ben Hergele Meydanı; şimdilerde İtfaiye Meydanı denilen Gazi Lisesi’nde okudum. Lise ikinci sınıftayım. Bir öğretmenim vardı, Kadriye adında. O zaman edebiyata yazıya çiziye hayranım. Öğretmenime aşık oldum. Platonik. Kompozisyonum falan iyiydi. Bir keresinde bir kompozisyon sorusu olarak kompoze etmemiz için Cenap Şahabettin’den bir vecize söyledi. Ben de hocama yazdığım bir şiiri yazdım. Ertesi gün yazılıyı okudu. Sınıfta herkesin notunu söylüyor. 8, 9, 4, 7… Sıra bana geldi. Yediden sekizden aşağı not almayan Ayhan Önal o sınavdan sıfır aldı. Öğrenim yıllarında tek kaybım oldu, o da buydu beni sınıfta bıraktı. O dönemde kompozisyondan geçemeyen sınıfta kalırdı, ben de sınıfta kalmış oldum. Sonra o kadına aşkım yüzünden Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nin Türk Dili ve Edebiyatı bölümüne girdim. Orayı bitirdim. Kadriye öğretmene saygılarımı sunuyorum yaşıyorsa. Ankara deyince hep onu hatırlarım.
Ankara ile İstanbul arasındaki farklar nelerdir?
Ankara ve İstanbul arasında farklar var ama yok da diyebiliriz. İstanbul her anlamda sosyal kültürel sanatın merkezi gibi görünür. Ama Ankara daha elittir. İstanbul daha ticaridir. İstanbul adını her yerde duyarız medyada. Ankara’da hem soysal ve kültürel yaşam vardır. İstanbul biraz daha arabeskinden batısıyla çorba gibidir. Ankara’nın yaşamını daha elit buluyorum. Ankara’da resim sergileri olurdu. New diye ve Siyah Beyaz diye. 1980’lerde… Buralardaki resim sergisinin kalitesini İstanbul’da göremiyorum maalesef.