Kapadokya Masalları

Hayalet Kaya Masalları

Tarih : 2010-03-23

Kapadokya Masalları


Bu masal dört bölüm halinde kurgulanmıştır. Bunlar aynı tema üzerinde dönelerken farklı noktaları imleyen dört ayrı anlatı şeklinde yazılmıştır; hayalet kaya masalları, güzel atlar ülkesinin masalı, kapadokyada gece masalları, yere inen kartalların masalları. Aşağıda okuyacağınız ‘Hayalet Kaya Masalları’ adlı bölümdür.

Yaklaşık yirmi beş sanatçının Kapadokya'nın Uçhisar beldesinde Karlıkevi adlı butik otelde  21-29 Haziran 2009 tarihinde gerçekleştirdiği sanat kampı faaliyetinin sözle nakışlanmasıdır bu yazı. Ben de ressam ve görgü tanığı olarak masalı yazan kişiyim çünkü Kapadokya'ya ayak bastığım andan itibaren bir ses kulağıma bu masalı anlatmaya  başlamıştı bile. Aslında masal gözlerimin önünden geçiyordu ben de gördüğüm şeyleri okuyordum sadece.

Kapadokya, coğrafi olarak bir daire şeklindedir. Bu daire içindeki bacalar, kayalar, inşa edilmiş konaklama yerleri, bir çocuğun rüyalarından çalınıp cisimlenmiş haldeler sanki. Karlıkevi ise sahibi Abdullah Şen'in yaratıcı kimliğiyle uyuşan çocuksu bir düş evi gibi.Türkiye ve dünya ülkelerinden bir grup sanatçıyız ve tüm Nevşehir bölgesi keşfimizi bekliyor.
Yakındaki Uçhisar Kalesi ve Kapadokya'nın yaratmaya çok uygun atmosferi içinde kendimizi bahçeye, atölyelere, çimlerin üstüne atıp boya ve tuvale, benim kişisel olarak resim kağıdıma gömülü olarak geçirdiğimiz saatler... Sonra akşam yemeği, balkon ve bahçe sohbetleri ardından uyku yerine yeniden atölyelere dalıp sabahı edişimiz. Gün doğarken doğudan havalanan balonları görüp buranın bir animasyon stüdyosu olduğunu yeniden ve ciddi olarak düşünmeye başlama halim. Renkli balonlarla Kapadokya üzerinde uçarken mi, yoksa onları aşağıdan izlerken mi daha muhteşem oluyor çelişkisini bizzat yaşayan ben. Nereye ineceğinizi balonun pilotu dahil hiç kimsenin kestirememesi riski dışında, özel bir yaşantı balon seyahati. Doğrusu biz balon ahalisi olarak şanslıydık ve bir düz alana iniş yapmıştık.

Güne uykusuz başlamak neşeli sabah kahvaltılarımızı engellemiyordu. Prof. Orhan Terzioğlu hocamızın uykusuzluk halimizi tıbba aykırı bulması da bizi yavaşlatmıyordu. Hatice, Nilüfer, Hülya ve Deniz arkadaşlarla masaların tadı, Hatice ve Deniz'in uzak bahçe köşesinde rüzgara karşı resim mücadelesi, Özbek arkadaşımız Yakub'un hayal minyatürleri, açık havada geçen uzun saatler sonu merakla resimlerin akıbetini bekleyişimiz... Atölyelerde küçük hoş kulisler, akla kazınıp kalacak gece sohbetlerimiz, bozkır serinliğinde titreyişimiz. Benim kağıdımı yere serip çalıştığım küçük atölyecik, ki türbe ziyareti gibi gelen ziyaretçilerle yarattığımız sıcak hava ve Kosovalı dostumuz Aliye'nin resim yağı ile parlattığı atölye zemininde akrobatik yürüme ve düşme denemelerimiz... Mozaik sanatçısı dostumuz Ayşegül'ün  biz ressamlara durmadan mozaik telkin edişi, bizi resim yolundan çevirip taş kırma-yapıştırma işine bulaştırmaya kalkması sonucunda kendisini hain ilan edişim, onun da aramızdan erken ayrılma zorunluluğu yüzünden gösterdiği olağan dışı gayretle işini erkenden bitirişi... Erken ayrılanlar dışında sonradan kampa katılan dostlarımızın getirdiği yeni renkler taşıyan hava. Akşamları civarın konuksever işletme sahiplerinin davetlisi olarak gittiğimiz eğlenceli animasyonlu yemeklerde, neşemizin doruklara ulaşması, güzel Kapadokya üzümlerinin kemale ermiş beyaz kırmızı halleri ve gece sonunda artık bizim de mutluluktan şaraba dönüşmüş halimiz.

Kampımız çevre gezilerini de içerdiğinden yorgun gecelerin sonunda bolca uyumak diye bir lüksümüz bulunmuyor elbette. Ama yüksek adrenalin ve ortak enerji sanırım hepimizde doping etkisi yaratıyor. Çoğumuz orta yaş ve üstü olmamıza rağmen vadi yürüyüşlerinde kahramanca ileri atılıp yılmadan bacalar ve hayalet kayalar arasından geçiyoruz. Hepsi birbirinden şaşırtıcı bir film seti gibi. Ne çıkar karşınıza bilinmez bir merakla etrafı resimlerken ıssız bir peri bacası gölgesinde, motosikletli bir portakal suyu satıcısı çıkıyor karşımıza. Dağ başında arkadaşımız Ebru’nun rastlantıyla bulduğu motorlu delikanlının kasasındaki portakalları gördüğümüzde şaşkınlıktan yorumsuz kalıyoruz artık. Tüm şaşkınlıkların ortak cevabı; Kapadokya burası....

Yürüyüşler dışında turlarla gezdiğimiz, Ürgüp, Göreme, Ortahisar, Uçhisar, yer altı şehirleri, kiliseler... Şarapevleri şarap tadımları, hepsi ayrı güzellikte mekanlar ve tatların güneş altında harman olmuş hali, Avanos çömlekçilerinin çamurla fantastik dansı, ustanın ayağıyla çevirdiği tezgahında zarif bir kuşa dönen kilin, bir acemi için çamur banyosu haline gelişi. Oyulmuş kaya atölyelere girerken taşın serin ruhunu soluduğunuz izlenimi ve rüyadan rüyaya geçiş.

Geceleri tamamen hayalete dönen peri bacalarını içtenlikle sevmemiz. Bu sevginin bizi, boyarken sihri altına alışı. İstemesek de resimlerimize sessizce sızan peri bacaları... Ben peri bacası çizmeyi düşünmüyorum diye başladığım resmim, beş metrelik bir canavara dönüşerek tüm bir rulo kağıdımı ve beni işgal altına aldı. Beşinci metrede kağıt da resim de bitti derken  yeni imgeler bu dizinin burada bitmeyeceğini, bir süre daha, başka resimlerde Kapadokya'nın süreceğini imliyordu bana. ‘Kapadokya Masalları’ adını verdiğim bu resim bir seri olarak devam edeceğe benziyor, resmimde masal kendini boyuyordu adeta ve aynı ilhamla bu metinler doğdu. Burası çok yönlü cevherleri olan bir coğrafya. İnsan hangisini sevecek hangisine şaşıracak bilemiyor. Kayalarını mı, çömleğini mi, tarihini, şirin mitolojisini mi, huzur veren tevazuu ile Hacı Bektaşi Veli'sini mi yoksa artık olmayan güzel atların ardından yakılan ağıtları mı? Anlamı Persçe ‘Güzel Atlar Ülkesi’ olan Kapadokya'da artık atlardan daha çok öne çıkan bir simge var; kaplumbağalar!

Kaplumbağalar ve Nevşehir Emniyet Müdürü Dr. Ömer Gurulkan... Aralarında sıkı bir bağ oluşmuş. Kendisinin daveti üzerine gittiğimiz polis evinde bizi, bir yerli konak havasını yaşatan misafirhanede ağırladı. İlginç bir emniyet müdürü görüntüsü diye düşünürken diğer yönlerini de tanıdığımız bu entelektüel adam, üç-dört dil konuşan, dünyanın bir çok ülkesini gezmiş, polis müzesi yaratmış bir kişi olarak bizi şaşırtmaya devam etti. Yöredeki tuz madeni rezerviyle yakından ilgileniyor ve emniyet müdürlüğü önüne büyük bir tuz kayası getirtmiş onu heykele dönüştürmeyi hayal ediyor. Ve paragrafın başına dönersek, Nevşehir kara kaplumbağalarının yaşam ve üreme alanıymış. Emniyet müdürümüz de fotoğrafla ilgilenmesi kadar çevreye kendi tarzında ilgi duyan bir yetkili olarak onları günlerce izleyip çekim yapmış. Kaplumbağaların çiftleşmesini fotoğraflamış ve bundan bir afiş tasarlamış. 'Kapadokya'da Aşk Başkadır' sloganıyla yarattığı afiş çok şirin, espritüel ama çevreci yaklaşımıyla gerçekten çok ciddi bir çalışma.

Böylesi özel insanların çabasıyla yaşayan sessiz direnişçilerin dünyasına hayran oldum. Bizim kendi sessiz renkli direnişimizi düşündüm sanat dünyası olarak. İçim rengarenk ezilerek biraz. Böyle sessiz sağlam direnişçi karakterlerden birisi de Ayvalı Köyü’nün Ayşe Hanım'ı. Kendine özgü sessiz bir şarkı yazmış ama çok söylenecek sanırım. Büyük şehirden gelip Kapadokya'nın oyuncak gibi bir mekanında Öyküevi'ni yaratmış. Köy imamını lojmanından ederek bir çocuk kütüphanesi kurmuş. Kitaplar bilgisayarlar ve çocuklar için her şey.... Bizi küçük Öyküevi adındaki mekanında ağırlarken, bağırmayan seslerin daha etkin duyulabileceğini hissettim. Gandhivari duruşunu köyde kabul ettirmiş.  Yemekte serin kayaların hayaline dalıp Melih Balcıoğlu’nun sohbetine katıldık. Gürcistan’da yemek muhabbetleri  üzerine kitaplar yazıldığını, yemekte güzel sözler söylemenin köklü bir gelenek olduğunu anlatırken, gecenin çöküşüyle, Ayvalı Köyü içindeki küçük köprü, Mostar Köprüsü’nün hüzünlü ciddiyetine büründü sanki. 

Son günümüz Kapadokya'da Hacı Bektaşi Veli türbesi ve ziyaretgâhında geçti. Süleymaniye’nin, Selimiye’nin dikey göksel mimarisinin ihtişamıyla karşılaştırıldığında, yatay yerleşimiyle dikkat çeken yapı, etkileyici tevazusu ve derin içsel havasıyla insanı içinde eritip, nakışın taşın parçası haline getiriyor. Alçacık kapılardan eğilerek geçerken Bektaşi ritüelini yeniden yaşatıyorsunuz ve dergâha girerken, pirin değil de sanki tüm erdemlerin ve insanlığın önünde eğilerek bilgeliğin neden bunca değerli olduğunu anlıyorsunuz. Dergah kapısının önünde Kahveci Dede'nin mezarı var yol üstüne defnedilmiş, insanlar mezara basıp geçiyor. Merhum; 'Yıllarca kahve dövdüm, çıkardığım sesle insanları rahatsız ettim, beni dergaha ayak altına gömün gelen giden üstüme bassın ki kimsede hakkım kalmasın' diye vasiyet etmiştir çünkü. Bu anekdotlarla gözlerim dolarken eteklerine huzur yayılan bir küçük dağ mutluluğuyla dergâhı, güzel nakışlı türbeleri geride bırakıp semah gösterisini izlemeye koyulduk. Sanki büyük dağ kartalları sahneye inmiş kanatlarını açarak döneniyordu. ‘Yere inen kartalların masalı'  bu havada doğdu. Yırtıcı güçlü ama merhametli aynı zamanda.  Anadolu toprağının masal insanları gibi. Ama galiba 'o iyi insanlar o güzel atlara binip gitmişlerdi' artık.

Ayrılış günü buruk ama acılı değildi. Basından arkadaşımız Yasemin'i, bahçede sisler arasında çekim yaparken kayboluveren Serdar'ı  önceden yollamıştık. Basın danışmanımız Fügen'i, gizli kahramanımız ve organizatörümüz Gülhan Cildan'ı, Olca'yı, Bahadır'ı , Rana'yı ve Abdullah'ı tabi. Tüm bu maceranın kahramanı ve yaratıcısı. Hepsi güzel anıların özel kahramanı olan dostlarımızla veda etmeden ayrıldık. Çünkü yine görüşme fikrimiz muhakkaktı.

Hayalet kaya masalları ülkesinden ayrıldık ama Yaşar Kemal 'in dediği gibi biz diğer 'iyi insanlar o güzel atlara binip' gidemedik, kimimiz uçakla kimimiz otobüsle yola çıktık. Belki çoğumuz hala o yoldayız kim bilir...