Gizem Girişmen: “Keşkeleri Olan Biri Değilim”

Güzel insan, başarılı sporcu, kıymetli dost; Gizem Girişmen. 2006 yılında düzenlenen EPC Avrupa Okçuluk Şampiyonası’nda Avrupa üçüncüsü, 2007 IPC dünya sıralamasında ise birinci oldu.

Tarih : 2010-08-17

 Gizem Girişmen: “Keşkeleri Olan Biri Değilim”

2008 Bejing Paralimpik Oyunlarında, okçuluk dalında bayanlarda altın madalya kazandı ve bu yıl "Laureus Dünyada Yılın Sporcusu” ödülüne aday gösterildi. Elinde yayı, yüzünde sıcacık gülümsemesiyle dünyayı dize getiren Gizem Girişmen’le bu kez birlikte hedefe kilitlendik. Girişmen Ankara Life dergisine konuştu;

Yaşamınızdaki ‘keşke’ ve ‘iyi ki’lerinizden bahseder misiniz?

Fazla keşkeleri olan biri değilim. Geçmişe takılı kalmayı pek sevmiyorum, ileriye bakmak daha sağlıklı bence. İyi ki ile başlayan bir cümle kurmam gerekse “İyi ki böyle bilinçli, birbirine bağlı bir aileye sahibim” derim.

Başarının tanımı sizce nedir?

Başarı, emek dolu bir süreçtir. Amacınızı belirlemekle başlar, bu amaç kendine ve topluma yarar sağlıyorsa, bu amaca ulaşmada çok çalışılıp büyük çabalar gösterilerek hedefe ulaşılıyorsa başarı budur. Ama bence başarı, toplumsal anlamda bir etki yaratabildiği zaman tam olarak başarıdır. Kişisel olarak ekonomik, sportif, akademik kısaca her alanda elde edilmiş başarılar elbette önemli ama bu başarılar topluma faydalı olup, toplumda etki yaratabildiğinde ve arkasından bu başarıyı taşıyacak toplum var edebildiğinde gerçek başarıdır diye düşünüyorum.

Okçuluğa başlamaya nasıl karar verdiniz?
Ben geçirdiğim trafik kazasından önce ağırlıklı olarak kış sporları yapıyordum. Kazadan sonra ise rehabilitasyon sürecinde yüzmeye başladım. Yaklaşık iki yıl düzenli olarak yüzdüm ancak eğitim hayatımın yoğunluğu nedeniyle spora ara verdim. Bilkent Üniversitesi’nden mezun olunca yeniden yüzmeye başlamayı planladığım zamanlarda, yüzme antrenörümün arkadaşı olan ilk okçuluk antrenörümle tanıştım. Beni okçuluk antrenmanlarına davet etti. İzlemeye gittiğimde ok attım ve çok hoşuma gitti. Yani okçuluğa başlamam biraz tesadüf oldu. Okçuluğa başladığım ilk iki sene haftada yaklaşık 6 gün antrenman yaptım.

Çok disiplinli çalıştım ve 2005 yılında İtalya’da düzenlenen IPC Dünya Okçuluk Şampiyonasında ilk kez milli oldum. 2006 yılında düzenlenen EPC Avrupa Okçuluk Şampiyonasında Avrupa üçüncüsü, 2007 IPC Dünya sıralamasında ise birinci oldum. Okçuluğa başladıktan sonra süreç içerisinde öncelikli hedefim 2008 Beijing Paralimpik Oyunlarına katılmak ve sonra altın madalya almaktı. Şampiyon olduktan sonra kürsüde İstiklal Marşımızı dinlemek ve bayrağımızın göndere çekildiğini görmek ise hayatımın en heyecanlı anıydı. Şimdi hem dünya (2009) hem de olimpiyat şampiyonuyum. Son üç yıldır IPC Dünya Sıralamasında birinciyim ve 2009 Ağustos ayında Uluslar arası Paralimpik Komite tarafından ayın sporcusu seçildim. Son olarak Türk Spor tarihinde bir ilki gerçekleştirerek Laureus Dünya Spor Ödüllerinde “Yılın Engelli Sporcusu Adayı” oldum.

Okçuluk, felsefesi bakımından yaşamınızda ne gibi açılımlar yaratıyor/yaratıyor mu?
Okçuluk sporunda, çok küçük kural farklarıyla engelli sporcular engelli olmayan sporcularla beraber aynı atmosferi paylaşabiliyor ve aynı çizgide atış yaparak dayanışma ve rekabet içinde olabiliyor. Engellilerin topluma uyum sorununun çok ciddi boyutlarda yaşandığı ülkemizde, okçuluğun hem bireysel hem de sosyal entegrasyonu sağlayan ve güçlendiren bu özelliği benim için çok önemli. Ayrıca okçulukta başarılı olabilmek için rakibinizle ilgilenmek yerine, kendi performansınıza ve kendi hedefinize odaklanmanız gerekir. Önemli olan en iyi performansı ortaya koymaktır. Ben bu felsefenin hayatın her alanında uygulanabileceğini ve uygulayanların da iyi sonuçlar alacağını düşünüyorum. Okçuluğun bana öğrettiği en önemli şeylerden biri de insanın enerjisini, başkalarının ne yaptığı ile ilgilenmek yerine kendi hedeflerine ulaşmak için kullanması gerektiği…

Ankara’da okçuluk eğitimi almak, antrenman yapmak, bu yolda profesyonelleşmek adına yaşanan sıkıntılar ya da kısıtlamalardan bahseder misiniz?

Ne yazık ki Türkiye’de yerleşik bir spor kültürü yok, Ankara da aynı paralelde… Dolayısıyla spora, sporcuya gereken özen gösterilmiyor. Engelli tuvaletleri olan, soyunma odaları erişilebilir, giriş ve çıkışları uygun ve yeterli spor tesisi bulunmadığı için hem engelli hem de engelli olmayan sporcular antrenman yapabilmek adına büyük sıkıntılar yaşıyor. Başarıya ulaşmış kişiler de bu sıkıntıları kendi çabalarıyla aşmaya çalışıyor. Oysa mevcut tesislerde yapacağımız küçük düzenlemelerle çok büyük sporcular kazanabiliriz. Bu nedenle sporun gelişmesine destek verebilecek kişi ve kuruluşların okçuluk sporuna ve diğer branşlara da önem ve destek vermelerini ısrarla rica ediyorum. Spora başladığım andan itibaren sponsorluk konusunu birçok kez gündeme getirmeme rağmen hala bir sponsorum olmadığını da ayrıca belirtmek isterim. Türkiye’de sponsorluk anlayışının gelişmesinin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Sponsorluk ve herkes için erişilebilir tesisler en büyük eksiklerimiz…

Birçok sporcu tarafından örnek alınıyorsunuz. Şimdi öyle bir şey söyleyin ki; bu sözler örnek alındığında, hayat bir parça daha yaşanılır kılınsın.
Hayatta sadece “ben ve benim sorunlarım”ın olmadığını fark edebilirsek daha dolu dolu ve başkaları için de anlamlı bir hayat yaşayabiliriz.

Türkiye’de Engelli Olmak Zor


Şehir içindeki günlük hayat akışını engelleyen düzenlemeler ve hatta düzensizlikler hepimiz için mevcut. Siz de yaşadığınız sıkıntıları dile getirmek ister misiniz?

Türkiye’de engelli olmak gerçekten zor. Mevcut şehir altyapıları engellilerin dışarıda rahatça dolaşmalarına elverişli değil ne yazık ki. Kaldırımlarımız çok yüksek, tekerlekli sandalye kullanan biri için Ankara’da tek başına dolaşmak mümkün değil. Kızılay’daki üst geçitleri de düşünürsek bir yerden bir yere gidebilmek imkansız. Hayatı kolaylaştırmak adına yapılan rampalar ise çoğu zaman çok dik veya önünde bir mantar ya da park edilmiş bir araba ile kullanılmaz halde oluyor. Aslında rampaların, engelli otoparklarının veya engelliler için yapılan uygulamaların toplum tarafından benimsenmediğinde işlevini kaybettiğine en güzel örnek alışveriş merkezlerinde engelliler için ayrılmış otoparklar. Alışveriş merkezlerinin otoparklarında engelliler için ayrılan bölüm her zaman giriş kapısına en yakın olan taraftadır. Ancak alışveriş merkezi yönetimlerinin ceza kesme yetkisi olmadığı için o bölüme hep engelli plakası olmayan araçların park ettiğini görürsünüz. Çünkü biz Türk halkı olarak yürümeyi sevmeyiz. Oysa ki o bölümlerin neden engellilere ayrıldığını hiç düşünmeyiz. Arabasını oraya park etmenin bir engelli için ne demek olduğunu bilsek bunu asla yapmayız. Sorun, toplumsal bilincimizin gelişmemiş olması bence.

Toplu taşıma sistemimiz de engellileri yok sayan anlayıştan nasibini alıyor ne yazık ki. Mevcut mimari engelleri aşıp durağa ulaşmış şanslı engelliler ise bu sefer de lifti olmayan otobüsler, girişi mümkün olmayan trenler yüzünden mağdur oluyorlar. Engellilerin araca binerken zaman kaybına yol açacağını düşünen şoförlerin duyarsız ve bilinçsiz yaklaşımlarını da duyuyoruz. Engellilerin eğitim alması da mevcut düzende çok zor. Engelli öğrencileri okullarına almak istemeyen yöneticilerin yanı sıra okullarda asansör, engelli tuvaleti bulunmaması gibi önemli noktalar, kaynaştırma eğitimini imkansız kılıyor. Oysa farkındalığı yüksek, birbirinin sorunlarını anlayan bunlara çözüm getiren, birbirini yok saymayan eğitimli bir toplum yaratabilmek için toplumdaki herkesin eğitim alması ve birbirinin ihtiyaçlarını öğrenmesi gerekir.

Dolayısıyla engelli ve engelli olmayan vatandaşları ile bir bütün olarak toplum olduğumuz bilincini yaygınlaştıran eğitim politikaları yaratabilmeli ve uygulayabilmeliyiz. Eğitimde, ulaşımda, yapılaşmada gerçekleştirilen faaliyetler insan odaklı olmalı. Biz sahip olduğumuz ekonomik olanaklarımızla, dünya standartlarına ulaşamayacak bir ülke değiliz; dünya standartlarında spor merkezleri yapabiliyoruz, okullar, oteller, akıllı binalar yapabiliyoruz, konser salonları, tiyatro sahneleri yapabiliyoruz. Ama bunları yaparken, insanı ve ihtiyaçlarını bakış açımızın odağına yerleştirmediğimizde yapılan işler eksik kalıyor. Oysa bir merkez yapıldığında onun rampasını, asansörünü, tuvaletini, yani engellilerin kullanımını kolaylaştıracak basit özellikler de kolayca sağlanabilir. Başarılı bir engelliye spor ya da sanat alanında ödül vermek üzere son derece iyi organize edilmiş bir törene davet ediyorsunuz, ama ödülü vereceğiniz sahneye onun nasıl çıkacağını düşünmüyorsanız, karga tulumba engellilerin oradan oraya taşındığı gibi görüntülerle karşılaşıyorsanız, ortada ciddi bir uygulama ve anlayış sorunu var demektir. “Özürlü” mü diyelim “Engelli” mi diye tartışmaktan çok daha önemli sorunlarımız var. Keşke her sorunumuzu çözsek de o aşamaya gelebilsek.

Engelli Tesislerine Karşıyım

 

Engelliler için ortaya koyulan projeler, sizce de bir ayrım yaratmıyor mu? Engelli-engelsiz ayrımı yapmaktan ziyade, yaşamı herkes için kolaylaştıracak fikirleriniz var mı?

Ben sadece engelliler için ayrı yapılmış yaşam alanlarına, spor tesislerine, parklara karşıyım. Önemli olan mevcut olan yapıları, tesisleri, parkları engellilerin de kullanabileceği hale getirmek. Ayrıştırmak, izole etmek yerine entegrasyonu gerçekleştirmeliyiz.  Tasarlarken, hayata geçirirken engellilerin bu toplumun bir parçası olduğunu gözden kaçırmazsak birçok sorunumuzu çözeriz. Yapılan her mimari projede engellilerin de düşünülmesi ile eğitim ve entegrasyon odaklı, bir bireyi diğerinden üstün tutmayan politikalarla Türkiye herkes için daha yaşanabilir bir ülke olacaktır…