Çorum

Kasım 2009

Tarih : 2010-03-29

Çorum

Bir yaz günü. Sabahın erken saatleri ve yağmur yağıyordu. Sıhhiye çok katlı otopark önündeydik. Çorum’dan Dursun Şen eşliğinde belediye aracı geldi, bindik ve gittik. Elmadağ, Kızılırmak, Kırıkkale, Sungurlu ve Çorum. 16 Temmuz 2009 Perşembe, saat 13:30, uygarlığın 8000 yıllık gelişimini görebildiğiniz Çorum Arkeoloji Müzesi’ndeydik. 1914 yılında hastane olarak yapılan, çeşitli değişimler sonucunda 11.03.2003 tarihinde yeni Çorum Müzesi olarak ziyarete açılan tarihi ve görkemli bir yapı içindeydik. Avrupa standartlarında bir müzede büyülenmiştik.
Orta Karadeniz Bölgesi’nin iç kesiminde yer alan tarihi, arkeolojik ve kültürel zenginliğe sahip Çorum; ülke kalkınmasına katkılarda bulunan, Anadolu özelliğini yitirmemiş, çalışkan insanların yaşadığı temiz ve düzenli bir şehir. Bir zamanlar büyük bir imparatorluğun yönetildiği Hititler’in başkenti. Ve caddelerinde oldukça büyük boyutlu portrelerimizin de bulunduğu, ‘Ressamların Çorum Buluşması’ afişleriyle donatılmış bir şehir, Çorum.
Çok uzun yıllar önce Bedri Rahmi Eyüboğlu Çorum’da resimler yapmıştı… Hasan Pekmezci, Veli Sapaz, Nur Gökbulut, Şükran Pekmezci, Erkan Geniş, Celal Binzet, Önder Aydın, Himmet Gümrah, Hüseyin Elmas, Nilgün Ayşecik Çevik, Kadir Şişkinoğlu, Efkan Beyaz, İbrahim Çoban, Mehmet Ali Doğan ve ben de Çorum’da sanatla buluşmuştuk. Altyapısını Bünyamin Balamir, Nilgün Ayşecik Çevik, Dursun Şen ve Altan Özeskici’nin oluşturduğu Çorum Belediyesi’nin ‘Kent Resim Müzesi’ kurma projesi kapsamında Çorum’dan hareketle resimler yapmıştık. “Belediyeler bayındırlık işleriyle değil, kültür-sanatla daha saygın anılırlar” düşüncesinde ve bilincinde olan Belediye Başkanı Sayın Muzaffer Külcü, yardımcıları Zeki Gül, Nurettin Karakaya, Kültür ve Sosyal İşler Müdürü Mustafa Ercan ve diğer ilgili belediye çalışanları konukları ağırlamak için büyük bir özen gösteriyorlardı.
17 Temmuz 2007 Cuma. Tüm Karadeniz Bölgesi’nde bir numara olduğu söylenen beş yıldızlı otelimizde Belediye Başkanı Muzaffer Külcü ve diğer belediye ilgililerinin de katıldığı basın toplantımız. Bitiminde 49 km uzaklıktaki eski tunç ve Hitit döneminde çok önemli bir kült ve sanat merkezi olan ve dört uygarlık çağı açığa çıkartılan Alacahöyük’e gitmiştik. Orada sfenksli kapı, Eski Tunç Çağı Hanedan Mezarları, Poternli Kapı, tarihin ilk barajı olan Hitit Barajı’nı görmek ve Alacahöyük Müzesi’ni gezmek güzeldi. Aynı gün Çorum’a 87 km uzakta olan Boğazkale’ye (Hattuşaş) geçmiştik. Orada Büyükkale,Yazılıkaya, Hiyeroglifli Oda, Büyükmabet, Arslanlı Kapı, Yerkapı, Kral Kapı’yı görmek ve Boğazköy Müzesi’ni gezmek heyecan vericiydi. Çorum’a döndüğümüzde Gazi Caddesi’nde yürümüş, ara sokaklarda gezmiştik. Kırk yıl önce Gazi Caddesi’nde bayram kutlamalarında okulların bandolar eşliğinde asker disiplinindeki törenlerinde Eti Ortaokulu öğrencisi olarak ben de yer alırdım. Masallarda kalmış bir festival gibi bayraklar, flamalar, coşkulu seyirciler anılarımdan çıkıp geliyorlardı... Ve yürüyüşümüz sonunda Kahverengi Cafe’de oturmuştuk. İçtiğimiz kahve Paris’te, Londra’da ve New York’ta içtiğim kahvelerden daha güzeldi!.. Akşam otelimizin kullanılmayan bir yerini atölyeye dönüştürmüştük. Tüm arkadaşlar keyifle, heyecanla bir maceraya atılmanın eşiğinde ve suskun bekleyişi içindeydik. Mutlu sonuçlar olacağını da hissediyorduk.
18 Temmuz 2009 Cumartesi günü sabah yolculuğumuz… Çorum’un 27 km. kuzeyinde Kırkdilim geçitinde durmuştuk. Uçurumlu, ürkütücü ve büyüleyici doğayı izliyorduk. Ben bu derin vadilerden ilk 1967 yılı yazında geçmiştim, o günü 42 yıl sonra ikinci kez yaşıyordum. Karşı yamaçtaki Kaplıkaya Kaya Mezarı yıllara inat Helenistik Dönem’den çıkıp geliyordu. M.Ö. 2. yüzyıla tarihlenmekteydi. Yollar, vadiler ve Obruk Barajı’ndaydık. Eni dar ama uzunluğu 40 km.’yi bulan yeni bir baraj. Vadiler içinde gümüş bir kemer gibi uzanıyordu. Çorum’un Osmancık İlçesi’ne vardığımızda Belediye Başkanı Sayın Bekir Yazıcı’nın konukları olmuştuk. Öğle yemeği Kızılırmak kenarındaki deniz kıyılarını andıran çay bahçesindeki çizimlerimiz… Karşımızdaki Osmancık Kalesi, hemen altındaki Koyunbaba Köprüsü bizleri kendi yıllarına götürüyorlardı. Kale Roma Dönemi’nden Köprü ise II. Beyazıt zamanlarından çıkıp geliyorlardı. Sivri kemerli ve 19 gözlü köprü, Çorum’un 19 plaka numarasıyla ilginç bir rastlantıda buluşuyordu. Yamaçları ceviz kokan Oğuzlar İlçesi’nden geçerek ıssız, tenha vadilerden, Obruk Barajı’na paralel, üzerine köylerin dizildiği yollardan ilerleyerek sanki Çankırı’ya gidiyorduk! Ama Çorum’un İskilip İlçesi’ne varmıştık. Yine Belediye Başkanlığı’ndaydık. Başkan Yardımcısı Melih Alpsar “İskilip” kitabını bizlere hediye ederken Bedri Rahmi Eyüboğlu’ndan söz etmişti. Kitapta da yer verdiklerini görmüştük. Eyüpoğlu’nun “Çatalkara” sözcüğünü de İskilip’ten öğrendiğini eklemişti. Melih Alpsar’ın bilinçli, candan tavrı da gözlerimden hiç gitmedi… Ve İskilip sokaklarında dolaşmıştık. Beypazarı’nı andıran, onun kadar reklamı yapılmayan, dağlar arasına sıkışmış, eski bir zaman diliminde, alçakgönüllü bir ilçe; biraz da Safranbolu İskilip… El sanatları bir zamanlar burada çok önemliymiş, ama çağa yenik düşmüşler! Çok az sayıdaki işyerlerinde geçmiş yılları yaşamıştık. El emeği, göz nurunun saygınlığında esnafları sevgiyle selamlıyorduk. İskilip’in ayakkabı alanındaki ülkemizde ve yurtdışındaki başarısı, hepimizi gururlu bir hayrete düşürüyordu. Halk Eğitim Merkezi ve Akşam Sanat Okulu’nu gördüğümüzde ise şaşkınlığımızı gizleyemiyorduk. Yüksek duvarlarla çevrili mekana bir kapıdan girdiğimizde kendimizi bir cennet bahçesinde bulmuştuk! Kimdi burayı böyle yapan? Müdür Metin Alkan Bey, Türkiye’de nesli tükenmiş, idealizminden hiçbir şey yitirmemiş, gerçek vatansever, çalışkan, buraların mimarı, güven veren bir insandı, öğretmendi. Biz soruyorduk, o heyecanla anlatıyordu. Ve akşam olmuştu. İskilip’in Çorum yönü çıkışında yüksek bir tepedeki sosyal tesislerdeydik. İskilip Kaymakamı Mehmet Yılmaz, Belediye Başkanı Numan Sezer, eşleri ve diğer ilgililer karşılamışlardı bizleri. Havuz başında uzun bir masada yerlerimizi almıştık. Meşhur İskilip Dolması’nı şölen şenliğinde yerken, uzaktaki heybetli dağların dibinde İskilip ışık ışık görünüyordu. Dağlarda ise güneşin son kızıllığı… Ve ben Çorum’a döndüğümüzde resmini yapacaktım… Sohbet, hoşça geçen zaman ve ayrılış… Çorum’da oteldeki atölyemizden odalarımıza giderken saat sabahın 05:00’iydi. Gece boyu resim çalışmıştık.
19 Temmuz 2009 Pazar günü atölyemize Belediye Başkanı Muzaffer Külcü ve beraberindekiler gelmişlerdi. İçtenlikli bir buluşmaydı orada yaşadığımız, sanat dolu... 20 Temmuz 2009 Pazartesi akşamı tarihi Veli Paşa Konağı’ndaki söyleşimize katılım bizleri şaşırtmıştı. 250 kadar kültür insanı, sevgili Çorum’lular vardı. İçtenlikle, ilgiyle bizimleydiler. Sorular yağmur gibiydi. Soruyorlar, sorguluyorlardı. Bu toprakların çocuğu olmaktan sessiz bir mutluluk ve gurur duyuyordum yüreğimin duygu derinliklerinde... Ve yine gece boyu çalışmıştık. Resimlerimiz bittiğinde sabah olmuştu.

20 Temmuz 2009 Pazartesi Veli Paşa Konağı’nda resim sergimizin açılış töreni yapılmıştı. Vali Yardımcısı Ergun Güngör, Çorum Milletvekillerinden Murat Yıldırım, Belediye Başkanı Muzaffer Külcü, diğer belediye ilgilileri, Hitit Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Satılmış Basan, Çorum’un çeşitli il müdürleri, sanatseverler ve basın… Bizimleydiler. İlgiyle resimlerimizi inceliyorlardı. İçimizde bir müze özlemi, müzeye doğru gidişin sezgisel mutluluğu vardı. Teşekkürler, plaketler, armağanlar...

25. yıldönümünde Beşiktaş Muhafızı Çorumlu Yedi Sekiz Hasan Paşa tarafından 1894 yılında yaptırılmıştır. Ve önümüzdeki park... Bir zamanlar fayton durağıydı. Süslü faytonlarda yağız atlar, kırbaçla birlikte dönen tekerler ve kaldırım taşlarında uzayıp giden sesler... Arabamız Ankara’ya hareket ederken hala o sesleri duyuyor gibiydim! Bize el sallayan dostlar, el salladığımız Çorumlular... Bu oluşumda çok büyük emeği geçen Dursun Şen’in kızı Gökçen ağlıyordu bizden ayrılırken... Nilgün Ayşecik Çevik, Altan Özeskici, Dursun Şen iyi bir ev sahipliğinin haklı huzuruyla geride kalıyorlardı. Ben de anılarımın kentinde kalbimi bırakıp akşamların sonsuz sabahında kaybolan yıllarıma, yıllarımıza gidiyordum. Sonra Çorum’a defalarca geleceğimi bilerek...
Bir yaz günü. Gecenin geç saatleri ve yağmur yağmıyordu. Ankara’da başladığımız yerde biten yolculuğumuz. Beş gün değil, sanki beş ay kalmıştık Çorum’da. Beş yaz günü bir zaman dilimi değil bir masaldı. Büyük bir anlamdı. İnsana yakışan insan onurunda anıtlaşan bir anlam.
Ve Çorum... Söz konusu anıtın dikildiği yer. Bizim kentimiz. Türkiye’mizin şehri. Çağını yakalayan ülkemizin aydınlık yüzü. Sanat sevgisi ve bilincinde hoşgörüye giden yolun erdemli yolcusu. Kent Resim Müzesi’ni Türkiye’de ilk gerçekleştirecek şehir. Öncü şehir…