Bir Ankara Masalı; Yalnızlık Mevsimi

Aydoğan: “Laptopu aldım Cubana Bar var Konur Sokak’ta. Oraya gittim düzenli olarak çalıştım ve kitabı 25 günde bitirdim.”

Tarih : 2010-07-15

Bir Ankara Masalı; Yalnızlık Mevsimi

Tolga Aydoğan ülkenin yetiştirdiği en genç dizi senaristlerden. Onu en çok Cennet Mahallesi, Bizim Evin Halleri ve Arka Sokaklar dizi seneryolarından tanıyoruz. Bir de Ankara Life dergisi için yaptığı çok özel röportajlardan...

Tolga Aydoğan sonunda beklenen kitabını yazdı. Postiga Yayınevi’nden çıkan “Yalnızlık Mevsimi- Bir Ankara Masalı”, özellikle başkentte geçmesi sebebiyle Ankaralılar’ın kente dair anılarını tazeliyecek. Tam bir Ankara sevdalısı olan Aydoğan kentin İstanbul ile karşılaştırılmasını eleştiriyor. Haftayı ikiye böldüğünü söyleyen Aydoğan, “Sabah İstanbul’daysam senaryo işlerimi halledip atlayıp uçağa binip Ankara’ya dönüyorum. Ankara’sız olmuyor maalesef. Galata’dan İstanbul’a bakıp şiirler yazan da var, yine İstanbul’a bakıp küfredenler de” diyor. Tolga Aydoğan Ankara Life dergisinin sorularını yanıtladı;

Görüyoruz ki edebiyatla da ilgileniyorsunuz… İlk kitabınız çıktı “Yalnızlık Mevsimi- Bir Ankara Masalı” adında. Kitap yazmakla senaryo yazmak arasında ne gibi bir fark var ve siz hangi yolda yürümeyi istiyorsunuz?
Aslında şöyle bir şey var. Edebiyat, kişinin kendini özgürce ifade edebildiği sınırsız, uçsuz bucaksız bir soyut arazidir. Ama senaryo alanı çok farklıdır. Kendi istediğiniz şeyi yazamazsınız, seyircinin, reytinglerin ve yapımcının istekleri doğrultusunda yazarsınız. Bu da yazının o soyut arazisinde özgürce dolaşmanızı engeller. O yüzden her yazarın içinde romanla, öyküyle ve şiirle var olmak yatar. O yüzden ben de yazının bu alanında da boy göstermek istedim. Amacım haliyle ikisini bir arada yürütmek.

Edebiyat alanında beğendiğiniz kimler vardır ya da üslubunuzun yakın olduğu yazarlar?
Bende Attilâ İlhan’ın yeri ayrıdır. Herkes gibi onunla âşık olduk, onunla aşk acısı çektik, onunla Paris’i tanıdık, onunla Atatürk’ü sevdik, onunla gerilimi, sokaklara farklı gözlerle baktık. O bambaşkaydı. Türk edebiyatı içinde Ahmet Yurdakul, Aziz Nesin, Ferhan Şensoy, Tarık Dursun, Adalet Ağaoğlu, Kemal Tahir kesinlikle kendime yakın hissettiğim kalemlerdir. Ancak Türk romancılığında Ahmet Yurdakul ismi çok önemlidir. İsmi çok fazla telaffuz edilmese de hem roman tekniği hem üslubu bambaşkadır.

“Galata’dan İstanbul’a Küfreden de Var”


Halen Ankara’da mı ikamet ediyorsunuz?

Hem Ankara hem İstanbul… Haftayı ikiye bölüyorum. Sabah İstanbul’daysam senaryo işlerimi halledip atlayıp uçağa binip Ankara’ya dönüyorum. Ankara’sız olmuyor maalesef. Benim açımdan, İstanbul yorar insanı. Hem mutlu eder hem de üzer. Geçenlerde bir arkadaşım şöyle bir şey dedi, Galata’dan İstanbul’a bakıp şiirler yazan da var, yine İstanbul’a bakıp küfredenler de… Çok doğru.

Siz de mi küfrediyorsunuz?

Küfretmiyorum ama pek de sevmiyorum diyelim. İnsanlar güvende olmak ister. Vardır ya Maslov’un hiyerarşisi, onun gibi. Güven aşaması çok mühim. Güvende hisseden insan mutlu olur. Ankara’da yaşamak çok ayrı bir şeydir. Güvendedir ve mutludur. Ankaralılar kopamıyor bu şehirden. Örnekleri bir yığın; Rutkay Aziz, Erman Toroğlu, Zeynep Eronat, Levent Ülgen şu an aklıma gelen isimler.

Peki, neden Yalnızlık Mevsimi?

Neden, güzel soru. Kitapta şöyle bir cümle geçirdim; “Yalnızlık doğunca başlar…” Aslında her insan yalnızdır. Hatta kendi içinde bile… Yalnızlık gençken kaldırılabilir bir duygudur. Ama yaş ilerledikçe bunun altından kalkılamaz. Yalnızlık zamanla acı verir. Kitapta anlattığımız Arda’nın hikâyesi bizim hikâyemiz, çevremizde onun gibi birçok insan var. Hepimiz birer Arda’yız. Arda’nın serüveninde onun yalnızlığını görüyoruz. Kimi zaman üzülüyoruz, kimi zaman hayran kalıyoruz. Arda çok özel bir erkek. Her kadının hayatında olması gereken biri ve tersini de ifade edersek bir kadının hayatında olmaması gereken biri…

Kitabı Cubana Bar’da Yazdım


Kitabın yazım süreci nasıl oldu?

Aslına bakarsanız Yalnızlık Mevsimi romanından önce bir romanım vardı. Türkiye’nin en köklü yayınevinde -adını zikretmeyeceğim, üç yıl bekledi. Ben de bu bekleme sürecinde Yalnızlık Mevsimi’ni yazdım. Postiga Yayınevi beğendi ve hemen basıldı. Yazarlık çok zor bir meslek. Aslında buna meslek değil Gogol’un deyimiyle “Hastalık” da diyebiliriz. Senaryo zaten haftada doksan sayfa yazılan ve yetiştirilmesi çok çok zor olan bir iş. Arka Sokaklar dizisinin yoğunluğu bitince evde Yalnızlık Mevsimi’ne başladım. Konsantre olamıyordum. O gün TV’de Elif Şafak’ın röportajını gördüm, Strasbourg’ta kafelerde yazdığını anlattı. Neden olmasın deneyelim deyip laptopu aldım Cubana Bar var Konur Sokak’ta. Oraya gittim düzenli olarak çalıştım ve kitabı 25 günde bitirdim. Diğer romansa daha uzun olmasına rağmen bir senede bitti. Anladım ki dışarıda çalışmak çok daha kolay oluyor. Kitabın yazım sürecinde karakter tahlilleri, genel hikâye, tretmanvari bir teknikle sahnelenmesi gibi hazırlıkları da on gün kadar sürdü.

Hızlı yazmışsınız.
Şimdilik zihnim bu tempoyu kaldırabiliyor, yaşlanınca nasıl olacak ben de merak ediyorum.

Okurların Ankara Anıları Canlanacak


Yalnızlık Mevsimi hep Ankara’da mı geçiyor?
 Yüzde doksanı desek daha doğru olur. Çünkü Arda’nın izini sürerek İstanbul’a ve Ilgaz’a, Eskişehir’e, Ayvalık’a gidiyoruz. Hatta dünyayı dolaşıyoruz Küba, Fas, İtalya… Ankaralıların bu kitapta anılarında dolaşacaklarını düşünüyorum. Gar, Kale, Pirinç Han, Kurtuluş Parkı, Atakule, Seğmenler, Papazın Bağı, Kızılay, Kolej ve daha birçok yer… Okurken Ankara’nın bilindik yerlerinde yürüyecekler, belki kendi anılarıyla bu kitapta okuyacakları örtüşecek…

Teknik olarak nasıl bir kitap?
 Yönetmen Abdullah Oğuz bu kitap için “Bir sinema filmi izler gibi okuyacağınız büyüleyici bir masal” dedi. Gerçekten bir masal anlatmaya çalıştım. Sinemasal bir kurmacayla, hızlı sahne geçişleriyle, aradaki flashbacklerle iki günde okuyup bitirilecek bir kitap oldu. Kitap çıkmadan önce bir Oxford’da doktora yapan bir arkadaşım şöyle bir cümle kurmuştu “Bu kitap bitince öyle bir boşluğa düşeceğim ki.. Önümüzdeki haftaya bir tane daha istiyorum aynısından” Senaryonun kazandırdığı avantajlar bunlar. Sonunda da biraz gözyaşı var, onu da buradan söylemek istiyorum.

Peki, gerçek olaylardan mı yararlandınız?
 İçinde yaşanmış olaylar var. Örneğin bir intihar sahnesi yazdım. Daha doğrusu yazmadım, yazmak istemedim. Yalnızlık Mevsimi’nin yazım sürecinde Cubana’ya gidiyorum. Kızılay’da karşıdan karşıya geçeceğim. Yaşlı bir amca koluma girdi “Beni Sakarya’ya götür” dedi. Sakarya’ya yürüdük. Sonra arkadaş olduk. Şu an 84 yaşında hala çok sıkı bir arkadaşız. Napoli’de Londra’da yaşamış bir makine mühendisi. Ta zamanında Harley Davidson ile Ankara sokaklarının tozunu almış.  Birçok kere buluştuk, konuştuk. Kore Harbi’nde yedek subayken yaşadığı bir olayı anlattı. Sonra eşinin vefatını, intihar edecekken Kore’de yaşadığı o olayı hatırlayıp vazgeçtiğini… Yaşanmış bir olaydı o. Bir diğeri Arda’nın birlikte olduğu falanca kız o kadar yalnız ki sırf yalnızlıktan ürktüğü için hayatına tek gecelik erkekleri alması, bu da gerçek bir olaydı. Sanırım 55 kişiyle birlikte olmuştu. En önemlisi de Arda…

Ya siz yalnız mısınız?
Hangimiz değiliz ki? Yazarlar başkalarının yalnızlıklarını gidermek için kendilerini yalnızlığa mahkûm ederler.. Ben de bunu hayatımda çok yaşadım. Kendi içimizde yalnız olsak da beni mutlu eden biri var hayatımda. Kitapta şöyle bir şey yazmıştım “Aslında yalnızlığımız, herkesten daha yakındır bize. Günün birinde yalnızlıklarımızı birine yeğleriz. Yalnızlığımız bu noktada aldatılmış olur! Başta her şey güzel gitse de sonra bu yalnızlığımız bize kin duymaya başlar. Hayatımızda, birinin ayaklarımızı yerden kestiğini düşünür mutlu olurken, yarı yolda ektiğimiz yalnızlığımızı düşünmeyiz. O yalnızlık, acılar içinde bizi özlerken, bizse seçtiğimiz vücutlarda başkasının yalnızlığını gidermeyi tercih ederiz. Yalnızlığını birine tercih ettin mi, yalnızlığınızın o muhteşem zarı delinir! O kişiden ayrılırsın günün birinde. Yapayalnız kalırsın ve dönmek isteyince yalnızlığın önce suratına bakar. Aldattığın yalnızlığın, o an tokadı basıverir suratına!” Sanırım yalnızlıkla olan hesaplaşmalar bu hayatın içinde var olan bir sorun.

Kitabınızı okudum ve çok başarılı buldum ama iki şey gözüme çarptı, “Yalnızlık” ve “Sevmek” temasını çok ustalıkla yürütmüşsünüz. Sizce ikisinin arasında nasıl bir bağ var ya da ayrıldığı noktalar nelerdir?
Ezcümle şunu söyleyebilirim hepimiz aslında yalnızız değil mi? Kabul… Sevmek konusunda şöyle bir gerçek var. Çok insani bir şeydir sevmek, seviyoruz birisini, seviliyoruz... Ama önemli olan severken karşı tarafın bize sunduğu ek duygular, sıfatlar. Sevilmek istiyoruz ama karşımızdaki kişi severken üzüyor bizi, belki mutlu ediyor, belki kıskanıyor. Hepsi iç içe… Fakat sorun şurada, severken üzülüyor muyuz? İşte o zaman sevmek yetmiyor. Hem sevilip hem de üzülebilir mi insan? Üzülür, romanda da bu var. Gözyaşını da beraberinde getiren sevgiler var. Ya da çok seviliyorum ama eşim beni aldatıyor. Bakın sevginin yanında bir şey daha konuluyor. İşin kötüsü de şu, sevilirken kendimizi yalnız mı hissediyoruz?

Kitaba bakınca imrenilen bir sevgi Arda ile Melis’in ki… Böyle aşklar kaldı mı?

Sadece aşklara mı imreniliyor sence? Hayır. Tamam, geçmişe dönüp bakınca ne görülüyor biliyor musun, imrenilen aşklar. Seyirciye imkânsız aşkı verirsen ilgisini çekiyor. Bizde de öyle. Hep eskiye imreniyoruz. Çünkü her şey eskiden güzeldi. Aşklar, şarkılar, şehirler, insanlar... Şimdi bir tüketim toplumu olmuşuz, bilgisayar alıyorsun ve birkaç ay sonra daha iyi modellerini alacağını biliyorsun. Alırken bile eskimiş bir şey aldığını biliyorsun. Her şeyi tüketiyoruz, en önemlisi de hayatımıza giren insanları… Aşklar da, şarkılar da, şehirler de ve insanlar da… Her şeyi alelacele bir yere yetişircesine tüketiyoruz.

Kitabı Değil Yazarın Adını Satıyorlar


Günümüz Türk edebiyatını nasıl görüyorsunuz?

Arkasında medya, finans ve holding gücü olan yayınevleri çok iyi iş yapıyor. Yazarını çok iyi sunuyor ve kötü bir kitabı bile çok sattırabiliyor. İmza günleri, TV programları, billboard’larda reklamlar vs… Bu, aslında mahalledeki bakkal amcayla devasa alışveriş merkezlerinin çatışması gibi… Yazarın içeriğini değil adını satıyor yayınevleri. Küçükleri de yaşatmıyorlar. Bu çok kötü. Öncelikle hedef kitleyi belirleyip ona göre yazıyorlar. Şehir temalı aşk hikâyeleri çok satıyor. Aldatılmak, modern kadının dramı, sancılı evlilikler… Bunlara aslında edebiyat demek yanlış. Benim kitabım için de aynı. Artık Dostoyevski’ler çıkmayacak. İnsanlar çalışıyor. İşinden evine gelince dinlenmek istiyor, DVD’ ye film koyup izleyip yatıyor. Eskiden öyle değildi. Yaşar Kemal’e zamanında sormuşlar “Neden yazmaya başladınız” diye. O da “Kameram olsa film çekerdim” demiş. Eskiden kalemler vardı şimdi kameralar. Aradaki fark burada. Maalesef edebiyatımız popüler kültüre yeniliyor.

Yalnızlığı nasıl ifade edebilirsiniz?

Günümüz insanının hastalığı diyebilirim. İki türlü bir de bu yalnızlık… Birinci tercih ettiğimiz yalnızlık. İnsana iyi gelir. Toplumdan kaçıştır. Huzur verir. Zuhal Olcay der ya şarkısında “Beni benimle bırak giderken” Yalnızlığı ister insan. Diğeri de hayatın kişiye sunduğu cebri yalnızlık… Bu sıkıntı verir. Hayat bir zindandır, F tipi vari bir hücre çıkamazsın içinden. Allah insana yalnızlığın da hayırlısını versin…