Sonra, el ele tutuşup yürüsek De Gaulle heykelinin önünden geçsek. Sen, “Kim bu adam” diye sorsan, ben cevap veremesem, yine de kıvırsam, “En ünlü Fransız şarkıcısı” desem.
Tarih : 2010-03-31
(Hani ne başlık atayım dersin ya ama bir türlü bulamazsın.
İşte, o durumlardan birisi bu yaşadığım.)
Şu an seninle Paris’teki Grand Café’de oturmayı isterdim. Bir kahve ısmarlayabilmek… Beraber ayrılalım Café’den. El ele... Belki takım elbiseli bir kemancı eşlik etmeli sokağın sonuna kadar. Ben cebimden iki frank çıkarmalıyım, adam sevinmeli... “Mösyö” demeli hatta... Ama sen yanımdayken, yoksa hiçbir anlamı yok kıymet bilinmenin. Sonra, yürüyerek Şanzelize’ye çıksak. Kulenin hemen yanındaki çimlere uzansak. Senin yazlık entarin terlemiş tenine yapışsa, dişlerinin arasında sıkıştırdığın gülücüğü fırlatsan dışarı. Sonra kalksam, köşe başındaki elma şekeri satan dükkândan bir tane, kıpkırmızı olanından alsam getirsem… Sen gülsen. Hatta yanağımdan öpsen.
Bebek arabalarıyla önümüzden geçen sarışın, kireç tenli, komik şapkalı Fransız kadınlarını seyretsek. Gülsek... Farklı bir lisan konuşsak,bizi anlamasalar, “Niye gülüyor bunlar?” diye meraklansalar. Belki “Deli” deyip geçseler. Ama biz, yine gülmemizi kesmesek, sen koca bir ısırık alsan, kırmızı boyayla şekerlense ağzının etrafı. Sonra elinin tersiyle silsen. Ardından bir daha gülsen. Sonra, el ele tutuşup yürüsek De Gaulle heykelinin önünden geçsek. Sen, “Kim bu adam” diye sorsan, ben cevap veremesem, yine de kıvırsam, “En ünlü Fransız şarkıcısı” desem. Sen inansan, benim ne kadar bilgili olduğumu düşünsen. Ben daha bir güvenli yürüsem. Gövdem kabarmış, bakışlarım daha keskin ve yanımda sen... Kolumdaki, “Sevgilim” diye hava atsam Fransızlara. Fransızlar, “Ne güzel kız” demeli. Yaşlılarsa hangi milletten olduğumuzu yine çözemese…
Sonra sen, sağ elindeki yüzüğü, sola takma niyetinde olduğunu söylesen, ben sokaktaki zenci Afrikalıdan allı aklı bir demet çiçek alsam. Sen koklayıp göğsüne bastırsan, mutlu olsan... Hatta “je t’aime” desen, gülsen sarılsan bana... Belki de uzunca öpsen. Ben biraz utansam, yüzüm o elma şekerleri gibi kızarsa. Sonra, hava kararmaya yakın otelin terasında otursak. Ben, radyodan son havadisleri dinlesem, önümde boylu boyunca masum bir Paris, sağda Eyfel, solda Şanzelize, etrafta mutlu sevgililer, işinden evine dönenler... Güneşin batışını kırmızı şarap dolu kadehlerin arkasından izlesek. Güneş eğri büğrü olsa, bulutlar da alabildiğine kızıl, şehirde mum ışığının son izleri... Balkondaki çatal bıçak sesimize bir Fransız melodisi takılsa... Senin mücevherlerin mum ışığında parlasa, lokmanı yutarken boynundaki kıpırtıyı izlesem. Akabinde şarabın inişini... Sokaktan gelen çığlıkları duymasak, mavi gözlerinde boğulsam, güzel bir iltifat etsem, sen yine gülsen. Belki biraz utanarak... Ardından dans etsek. Sen, başını omzuma dayasan. Belki, uyur gibi olsan. Hiç konuşmasak. Odadaki mumlar sönünceye kadar dans etsek. Sonra uyusak beraber.
Sonra, sabahleyin geceden kalan kırmızı şarabın arkasından güneş belirse. Bulutlar çekilmiş olsa, küçük bir Fransız çocuğun mızıka sesi gelse içeri. Uykumuz iyice bölünse. Bir an duraklasak “Neredeyiz?” diye. Balkonda Aragon’un anlattığı Paris koksa. Dışarıya çıksak, hiçbir şey yemeden. Ertesi gün olsa.
Sonra, ben ellerimi cebime soksam, sen koluma girsen. Yürüsek bir süre. Bakışsak, yine gülüşsek. Bir restoranın önünde geçerken ismine baksak. “London Kelly’s Restaurant” yazsa. İçeri girip bir şeyler sipariş etsek. Garson, memnuniyetsizce getirse. Hatta küçük, zorlama bir tebessüm etse. Tereyağını ekmeğe sürsen. Birazını bana yedirsen, arta kalanı sen yesen... Benden hiç sıkılmasan. Hep yanımda olsan. Bana kötü bir şey olacağından dolayı tasalansan. Sevsen hem de ölesiye... Birden radyoya gözün takılsa. Ellerini, çenenin altında birleştirsen, ojeli ince parmaklarınla şarkıyı işaret etsen. “Bizim şarkımız” desen. O an narin parmaklarını öpsem. Sen yine utansan. Bakışlarımı senden hiç ayırmasam. Sen de benim gözlerimden... Ardından yine gülüşsek. Etraftaki kendini dünyanın efendisi sanan İngilizlere baksam, onlar da benim baktığımı görünce başlarını farklı yere çevirseler.
Sonra, bir miktar bahşiş bırakıp restorandan ayrılsak. Yağmur inse bir anda... Köşe başındaki dükkândan bir şemsiye alsam. Birbirimize daha da sokulsak, şemsiyenin altında ‘Bir’ olsak. Boş boş yürüsek, pabuçlarımızdan su sızsa, çoraplarımız ıslansa. Yoldan geçen araba su sıçratsa üstümüze. Bilinçsizce aynı küfrü etsek arabaya. Ettiğimiz küfürden olacak birbirimize baksak, yine gülüşsek. Ama ettiğimiz küfrü hiçbir İngiliz anlamasa... Bizi Afgan ya da İtalyan sansa... Ama biz kimliğimizi asla belli etmesek. Bir müddet Churchill Park’ta otursak. Şemsiyemiz yine açık olsa, yağmur yine bulutlardan atlasa... Islanmamak için deli gibi koşan postacıyı görsek, bir de ıslanmış pabuçlarımızın daha beter olduğunu fark etsek, yine gülsek. Belki sen, benim yanağıma bir öpücük kondursan. Ben yine kızarsam. Şemsiyeden sızan damlalar gömleğimden içeri süzülse.
Sonra, yağmur dinmeye yakın bir gökkuşağı görsek. Altından geçmek için koşsak. Biz ona gittikçe, o bizden kaçsa... Ulaşamayacağımızı anlayıp gözlerimizi kapasak, altından geçiyormuş gibi hayal etsek. Hazine olarak, birbirimizi bulsak. Sonra, şemsiyeyi kapatıp epeyce yürüsek. Yağmurun yeniden düşmesine aldırmadan durağa koşsak. Kırmızı renkli, iki katlı İngiliz otobüsüne binsek. Big Side’taki sinemanın önünde insek. Ben savaş filmi desem, sen romantik bir aşk filmi... Sonunda sen kazansan. Sophia Loren bizi içeride beklese. Siyah tenli adamlar otursa arka koltuğa, önde gençten sevgililer. Havasız ve sıcak olsa sinema... Ama biz yine de mutlu olsak. Birbirimize sarılsak, sen başını omzuma dayasan, ben alnından öpsem. Sen, filmi bırakıp usul usul uyuklasan, ben avucunun terleyişini hissedebilsem. Burnundan çıkan nefesin, gömleğimden sızıp tenime deyse. Bir kez daha âşık olsam sana. Ben de hafif uyuklasam. Belli bir vakit geçince arkadaki kara adamların ayağı deyse koltuğa. İrkilsem. Filmin bittiğini anlasam. Seni öperek uyandırsam. El ele sinemadan çıksak. Nerede olduğumuzu yine kestiremesek.
Sonra, hava birden güzel olsa. Yağmur dinmiş, güneş yukarıda... Martıları duyabilsek uzaklardan. Yolda sarıla sarıla yürüsek. Karnımız açıksa. Lokanta arasak. “Lesbos-Dimitrios Fish Restaurant”a gitsek. İki balık, ortaya da bir salata istesek... Garson, İngiltere’dekine göre daha sıcak olsa. Hatta konuşsak biraz, üçümüz gülüşsek. Balık kokusunu alan kediler masanın altında dolaşsa. Deniz suyuyla yıkanmış tüylerini, bacaklarımıza dokundursa. Ama biz rahatsız olmasak. Garson, kedileri kovmaya çalışsa, biz mani olsak. Sen, tabağının yarısını kedilere yedirsen, kediler birbirleriyle kavga etse. Hesabı ödeyip dolaşsak, boş boş.
Sonra, gün batımı için bir tekne kiralasak. Adı, Luna olsa... Tekneyi ben kullansam. Özgür olsak koca denizde, okyanusa açılmayı istesem, sen müsaade etmesen. Gece olunca gökyüzüne baksak. Yıldızlar kusursuzca belirse, yukarıdan bizi izlese... O yıldızları tutup “Seni seviyorum” diye yazsam gökyüzüne... Ve sabah olunca silinse. Ertesi gece, yine aynı yerde belirse. Ama o yazıyı bir tek ikimiz görsek. O gece teknede uyuklasak.
***
Sonra, sabah olunca kendimizi Sicilya’da bulsak. Tekneyle Venedik’e gitsek. Roma’ya... Pissa Kulesi’ni görsek... Bir kartpostal atsak evimize... Belki de bir iki arkadaşa da... Ardından sokağın başındaki dükkândan, üzerinde kalp olan kırmızı balonlar alsam sana. Sen, yine sevinsen. Hatta yine beni öpsen... Ben her zamanki gibi aldığım balonlar gibi kızarsam. Gülüşsek. Biraz utangaç... Martılara ekmek atsak. Bu sefer ben sana “ti amo” desem. Akşama doğru dönüş yoluna çıksak. Evvela Sicilya’ya, sonra balıkçı restoranının önünden geçip Lesbos’a... Garsona selam verip, kedilere balık atsak, ardından Londra’ya... Ama oradakilere hiç selam vermesek, yağmur da hâlâ yağıyor olsa... Peşi sıra Paris’e... De Gaulle heykelini geçsek, köşe başındaki elma şekercisinden bir tane daha alsam sana. Senin ağzın yine şekerlense... Sonra, karanlık iyice çökse. Seni evine bıraksam. İtalya’dan attığımız kartpostallar eve ulaşmış olsa. Sen keyiflensen. Beni öyle bir öpsen ki, sanki bir daha görüşmeyecekmişiz gibi... Benden güçlükle ayrılabilsen. “Gitmem gerek” desen. Ellerimiz zorlukla ayrılsa... Karanlıkta yürüsem, köşe başındaki dükkândan bitmeyecek bir mum alsam. O mum yandıkça seni hatırlasam.
Sonra, birden gardiyan bağırmasa! “O mumu söndür!”